Kitap yazımında emeği geçen ismi yazılı öğretmenlerimize ve öğrencilerine teşekkür ederiz.
Emrah Susam Ebru Ölmez
Fatma Gökkaya İnci Devecioğlu
Döndü Çiğdem Suna Eş
Ayşe Mine Demir Duygu Tekkalmaz
Seda Yılmaz Enes Arslan
Nezahat Özer Bıçak Gülşah Ergün
Serkan Türk Nazan Çakmakçı Yaya
Senem Eker Evin

Çelebi, ailesi ile beraber İzmir’de yaşıyordu. Ailesini, öğretmenlerini ve arkadaşlarını sevdiği gibi yaşadığı şehir olan İzmir’i de çok seviyordu. Ama Çelebi Türkiye’nin diğer şehirlerini ve o şehirlerde yaşayan insanların hayatını da çok merak ediyordu. O yıl dördüncü sınıfı bitirecekti ve yaz tatili için çok heyecanlıydı. O zamana kadar Çelebi ve ailesi her yaz tatilinde güneyde bir şehire gider ve bütün tatillerini otelde kalarak, denizde yüzerek geçirirlerdi. Çelebi ailesine bu defa tatilde farklı bir şey yapmayı önerdi. Annesine ve babasına ülkemizdeki diğer şehirleri gezebilecekleri bir tura çıkıp çıkamayacaklarını sordu.
Her ikisi de Çelebi’nin bu önerisini beğendiler ve tatilin ilk günü arabalarıyla tura çıkmaya karar verdiler. Bütün hazırlıklarını tamamladılar ve okulun kapandığı günün akşamında ilk durakları olan Nevşehir’e gitmek için yola çıktılar. Çelebi gece arabada uyumuştu. Annesi onu uyandırdığında Nevşehir’e varmışlardı ve Çelebi harika bir manzarayla karşılaştı. Peri bacalarının etrafında bir sürü rengarenk sıcak hava balonları uçuyordu. Babası arabayı yolun kenarına çekti ve bir süre ailecek bu güzel manzarayı seyrettiler. Daha sonra otellerine gidip biraz dinlendiler. Kahvaltıdan sonra hep beraber bir at çiftliğine gittiler.
Orada at çiftliğinin sahibinin oğlu olan Ali ile tanıştı. Ali ona bu bölgeye Kapadokya dendiğini ve Kapadokya’nın “güzel atlar diyarı” anlamına geldiğini söyledi. Çelebi Ali’ye teşekkür etti ve ata binmeyi çok sevdiğini söyledi. Daha sonra Çelebi annesi ve babasıyla yakınlardaki bir yeraltı şehrini ziyaret ettiler. Oradaki rehber onlara çok eski zamanlarda insanların düşmanlarından korunmak için bu yeraltı şehrini inşa ettiklerini anlattı. Hiç dışarı çıkmadan uzun süre yerin altındaki evlerde yaşamışlardı. Çelebi buna çok şaşırdı ve iyi ki o zamanlarda yaşamamışım diye düşündü. Öğle olduğunda ailecek bir restorana gittiler ve
Nevşehir’in yöresel yemeklerinden biri olan Testi Kebabı’nı yediler. Çelebi yemeği çok beğendi. Yemekten sonra vadi yürüyüşüne çıktılar ve çeşitli şekillerdeki peri bacalarının önünde fotoğraflar çekildiler. Akşamüzeri ise Avanos’taki Kızılırmak’a gittiler. Babası Çelebi’ye bu ırmağın Türkiye’nin en uzun ırmağı olduğunu söyledi. Akşam otellerine döndüklerinde Çelebi çok yorulmuştu ama birçok yeni yer gördüğü ve yeni şeyler öğrendiği için çok mutlu olmuştu. Ertesi sabah Yozgat’a gitmek için tekrar yola çıktılar.

Sabah 8 de yola çıkmışlardı. Yozgat Nevşehir 'e komşu bir ildi. 2 buçuk saat gibi kısa bir sürede Yozgat'a varmışlardı. Çelebi'nin dikkatini ilk çeken şey Yozgat meydanındaki büyük saat kulesiydi.Babasının dediğine göre saat kulesi zemin kat ve çanların olduğu bölümle birlikte tam 7 kattı. Çelebi bir saat kulesinin bu kadar fazla kata sahip olduğunu duyunca çok şaşırmıştı. Fakat karnının acıktığını hissettiği an şaşkınlığını unuttu. Babası kahvaltı için gidebilecekleri güzel bir yer olduğunu söyledi. Burası Çamlık Milli Parkının içinde bulunan bir restorandı.Çelebi buraya geldiğinde iç anadolunun kırsal bir kentinde böyle bir orman olduğunu görünce çok şaşırmıştı.
Annesi ona Yozgat Çamlık Milli Parkı'nın Türkiye'nin ilan edilen ilk milli parkı olduğunu söyledi. Ayrıca çamlıkta 212 bitki türünün yaşadığını söyledi. Daha sonra orman havasında kahvaltı yaptılar. Ardından Yozgat 'ın geleneksel ev mimarisini taşıyan Karslıoğlu Konağı'nı ziyaret ettiler. Burada konağın Atatürk'ün Yozgat'ı ziyaret ettiğinde kaldığı konak olduğunu ve şu anda bir müze olarak kullanıldığını öğrendiler.Daha sonra Yozgat Müzesini de ziyaret ettiler.Bir sonraki durakları Sivas'tı.Fakat Babası yol üzerinde bulunan Sarıkaya İlçesindeki Roma Hamamını da göreceklerini söyledi.Çelebi şaşırmıştı .Babasına 'Yozgatta Roma hamamı da mı var?' diye sordu.
Babası ise 'Tabi ki var Yozgat Kaplıcaları ve hamamları ile ünlü bir kenttir.' dedi. 45 dakikalık kısa bir yolculuğun ardından Sarıkaya'ya ulaşmışlardı. Roma Hamamı'nın mimari yapısı Çelebi 'yi oldukça şaşırtmıştı. Babası bu yapının 2000 yıldır doğal bir sıcak su yaynağı olarak kullanıldığını söyledi. Bir ara saatine bakan Çelebi saatin 4 olduğunu ve acıktığını söyledi. Bir restorana gittiler. Buranın da meşhur yemeğinin testi kebabı olduğunu duyan Çelebi çok şaşırmıştı. Ama o testi kebabını tadını çok beğendiği için bu hiç sorun değildi. Babası artık gitme vaktinin geldiğini hava kararmadan Sivasta olmaları gerektiğini söyledi ve yola koyuldular.
Çelebi Yozgattan sonra Sivas'ın da nasıl bir şehir olduğunu merak ediyordu. Yolda yorgunluktan uyuyakalmıştı. Annesinin hadi kalk Sivas'a geldik, otelde odanda dinlenirsin sözleriyle zorla uyandı. Otel odasına çıkıp dinlendiler. Çelebi o kadar yorgundu ki sabaha kadar hiç uyanmadan uyudu. Uyandığında sbah olmuştu. Merakla pencereye koştu, Sivas nasıl bir şehir diye. Daha sonra kahvaltıya indiler. Kahvaltıdan sonra gezmek ve Sivas'ı tanımak için artık dışarı çıktılar.Çelebi'nin heyecanla beklediği Sivas turu başladı. İlk önce Sivas'ın tarihi meydanından başlayan Çelebi ve ailesi tarih kokan bu şehre hayran kaldılar.
Çifteminareli medrese'nin işlemeleri, kale camiisi, bir tarafta tarihi valilik binası muazzam gözüküyordu. Babası Sivas'ın daha çok bir Selçuklu şehri olduğunu Çelebi'ye söylemişti. Osmanlı döneminden daha az mimari eser olduğunu, genellikle mimari eserlerin selçukludan bu döneme kadar eriştiğini anlattı. Burdan sonraki durakları Ulu Camii oldu, Ulu Camii'nin bahçesinde oradan oraya koştu. Camii içindeki sanat eserlerine bayılmıştı. Babasına ne kadar güzel yapmışlar baba dedi. Sırada Meydan Camii vardı. Meydan camii biraz daha yere gömülüydü. Bu şirin ve güzel camiiyide gezdikten sonra daha da
yüksek olan meşhur Sivas kalesi'ne çıktılar Burada tarihi topları görünce çelebi şaşkınlığını gizleyemedi ve babasına bunların ne olduğunu sordu. Babası ise savaş sırasında buradan ateş edildiğini anlattı. Çelebi acıktığını söyledi. Babası daha önceden yemek yiyecekleri yerleri araştırmıştı. Sivas'ın ızgara köftesi, etli pidesi,döneri ve birçok yerel yemeği meşhurdu. Sivas köftesi yemeyi tercih ettiler. Sırada geçmişten günümüze ayna olan müzeler vardı. İlk önce Atatürk'ün milli mücadeleye yön verdiği Kongre Müzesi'nden başladılar. Çelebi burada Cumhuriyetin temellerinin nasıl atıldığını ve milli mücadelenin nasıl başarılı olduğunu öğrenmiş oldu.
Sivas'ın bir diğer müzesi olan Etnografya müzesini de ilgiyle gezdiler. Sivas'ın merkezinden sonrailçelerini gezmek istediler, Hafik'in gölünden başlayıp, Gürün Gökpınar gölüyle devam edip, Divriğiye doğru yola çıktılar. Divriği Ulu camii Dünya Kültür Mirasıydı. Babasına bunun nasıl yapıldığını sordu. Babası bunun taş ustaları tarafından kendi elleriyle oyulduğunu söyledi. Saat ikindi vaktine geldiğinde batı kapısında namaz kılan erkek siluetini görünce bu esere şaşkınlıkları daha da arttı. Anadolu beyliklerine, Selçuklu ve Osmanlıya ev sahipliği yapan bu şehre hayran kalarak Iğdır'a doğru yola çıktılar.
Iğdır merkeze çok az bir mesafede yer alan Tuzluca'dan geçerken Çelebi hayranlığını gizleyemeyip dağların neden rengarenk olduğunu sordu. Annesi buranın Tuzluca'da bulunan Gökkuşağı Tepeleri olduğunu ve doğal güzelliği ile kendisine hayran bıraktığını söyledi. Gelmişken Tuz Mağaralarını ziyaret ettiler. Burası Türkiye'nin 100 yıllık tuz ihtiyacını karşılayacak bir yerdir.Tuzla kaplı olan bu arazideki tünellerdeki havanın solunum yollarına iyi geldiği bilinmektedir.Şehrin girişinde leylek heykelleri ile karşılaştılar. Çelebi annesine neden bu heykellerin yapıldığını sordu.
Annesi diğer illere göre Iğdır'ın daha sıcak olduğunu ve leyleklerin ılıman iklimleri sevdiğini söyledi. Çelebi yukarı doğru baktığında gerçekten de birçok leylek yuvası ve havada adeta dans eden leylekler gördü. Çok etkinlenmişti.Şehre tamamen girdiklerinde Vali Yolu Caddesi'ni gördüler. Herkes cadde üzerinde yürüyüş yapıyor, çocuklar aileleri ile birlikte parkta eğleniyor, gençler arkadaşlarıyla beraber sohbet ediyor, etrafta birçok bisikletli dolanıyordu. Çelebi bu kez cadde üzerinde gördüğü kayısı sembollerinin anlamını sordu. Babası ığdır'ın kayısının da meşhur olduğunu, özellikle Haziran ayında bu meyvenin yetiştiğini söyledi.
Öğlene doğru çok acıkmışlardı.Bir restorana girdiler. Restoranın sahibi buraya kadar gelmişken Iğdır'ın yöresel yemeği olan Boşbaş'ı denemelerini tavsiye ettiğini söyledi. Hep beraber yediler ve tadını oldukça lezzetli buldular. Restoran sahibi biraz ileride ''Şehit Türkler Anıt Müzesi'' olduğunu ve mutlaka gezmeleri gerektiğini söyledi. Çelebi ve ailesi Şehitler Müzesine geldiklerinde babası müzenin Ermenilerin Türklere karşı uyguladığı saldırıları temsil etmesi adına yapıldığını söyledi. Çelebi burası Türkiye'nin en yüksek anıtıdır, diye ekledi. Çelebi heyecanla inceledi yapıyı. Iğdır'daki yolcuklarını bitirip yeni rotaları olan Şırnak'a doğru yola koyuldular.
Şırnak yolundayken Çelebi’nin içini farklı bir heyecan kaplamış içi kıpır kıpır olmuştu. Nedeni ise 3.sınıfta başlayan mektup arkadaşı Yavuz’un bekliyor olmasıydı. Evet, tam bir yıl sonra arkadaşını görecekti. Arabada giderken babası yol kenarında çeşitli kabartmalar fark etti ve incelemeye başladılar. Yavuz’un anlattığı Finik Harabeleriydi. Uzun yıllar önce oluşmuş saray ve kaleler vardı. Cizre’ye gelince ilk dikkatini çeken Dicle Nehriydi. Evet, Dicle Nehri Irak’a kadar uzanmaktaydı. Yavuz’u gören Çelebi koşarak arkadaşına sarıldı ve gezmeye devam ettiler.
Hemen nehrin yanındaki Cizre Kalesi'ni dolaştılar. Ardından adını tuğlalarının renginden alan Kırmızı Medrese'yi inceleyip medrese içindeki güzel motiflere hayran kaldılar. Daha sonra Yavuz’un ailesinin hazırladığı mükellef bir sofraya misafir oldular. Sofrada neler vardı neler, Çelebi en çok kutlık ve perde pilavına bayılmıştı. Meyre çorbasını içerek ferahlayıp gezilerine durmadan devam ettiler. Şırnak’ın Silopi ilçesine geçip o meşhur Nuh’un Gemisi'nin indiği söylenen Cudi Dağı’na karşı çay içtiler. Çelebi koşarken rastladığı ters lalelere çok şaşırdı. Yavuz’un mektuplarında bahsettiği lalelerin buralara özgü olduğunu biliyordu.
Gezinin son durağı olan Habur Sınır Kapısı'na geldiğine inanamıyordu. Çelebi kocaman bir kapı ile karşılaşacağını düşünürken buranın diğer tarafa geçen bir geçit olduğunu anladı. Yani iki adım atsa farklı bir ülke olan Irak’a geçecekti. Artık Şırnak’tan ayrılma vakti gelmişti. Çok sevdiği mektup arkadaşı Yavuz ile vedalaşarak güzergahlarını Diyarbakır’a çevirdiler.
Çelebi Diyarbakır 'ı çok merak ediyordu.UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçelerini görmek için sabırsızlanıyordu.Ama önce kahvaltı yapmaları gerekiyordu.16.yüzyıl Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyan ve tüm ihtişamıyla ayakta duran Hasan Paşa Hanı'nda çok güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Ulu Cami'yi gezdiler.Camide Çelebi'nin dikkatini en çok çeken şey sibernetiğin babası olarak kabul edilen El-Cezeri'nin yaptığı güneş saati oldu.Surlara çıkmak için oradan ayrıldılar.Çelebi, 900 yıllık geçmişe sahip ve dünyanın Çin Seddi'nden sonra en büyük tarihi yapısı sayılan Diyarbakır Surları'na çıkarak fotoğraf çektirdi.
Annesi düşecek diye çok korkuyor fakat Çelebi Surlar'ın üzerinde yürürken harika hissediyordu.Annesi daha gezecek yerleri olduğunu hatırlatarak Çelebi'yi surlardan inme konusunda ikna etti.Geziye devam ederken Dicle Vadisin'de bulunan Hevsel Bahçeleri'nin eşsiz tabiat güzelliğine hayran kaldılar.Dicle Nehri üzerinde bulunan On Gözlü Köprü'ye doğru giderken yol üzerindeki Gazi Köşkü'nü gezdiler. Asıl adı Semanoğlu Köşkü olan bu yapının 1.Dünya Savaşı'nda karargah olarak kullanıldığını ve 1935 yılında Gazi Köşkü olarak adlandırılarak Atatürk'e armağan edildiğini öğrendiler.Oradan On Gözlü Köprü'ye geçtiler ve Dicle Nehri'nin sularının köprünün on
gözünden akışını izlerken çaylarını yudumladılar. Bir yandan Kırklar Dağı'nı seyrettiler, bir yandan da garsondan dağın hikayesini dinlediler.Artık acıkmaya başlamışlardı. Yemek yemek için Dağkapı Meydanın'dan şehir merkezine doğru ilerlerken Diyarbakır'ın tarihi dokusunun yerini modern şehir görüntüsü aldı.Kaburga dolması, kibe mumbar ve ayvalı kavurma yöresel lezzetlerini yedikten sonra meşhur Diyarbakır kadayıfını da tattılar.Çelebi, Diyarbakır'a hayran kaldı.Daha gezilecek çok yer vardı ama bir sonraki durakları olan Ordu'ya gitmek için yola çıkmaları gerekiyordu.Şehirden ayrılırken Çelebi surlara el salladı ve sizi görmek için bir gün yine geleceğim dedi.
Çelebi ve ailesi Ordu il sınırına gelmişlerdi. Ordu' ya ulaşmadan öce ilk geçecekleri ilçe Ünye idi ve Çelebi internetten Ordu ile ilgili araştırma yaparken Ünye'ye ait resimler de görmüştü. Akşam olmak üzereydi ve Çamlık'a geldiklerinde Çelebi burada mola vermek istediğini söyledi. Babası da kabul etti ve Çamlık'ta mola verdiler.Yeşil ile mavinin iç içe olduğu müthiş bir manzarayla karşılaştılar. Çam ağaçlarının arasından yürüyerek kıyıya indiler, ferah deniz havasını içlerine çektiler ve az sonra tablo gibi bir gün batımı manzarasıyla karşılaştılar. Güneş sanki yavaşça denizin derinliklerine batıyordu. Günbatımını izledikten sonra yola koyuldular ve Ordu merkezdeki otellerine yerleşerek bu uzun yolculuktan sonra dinlendiler.
Çelebi ve ailesi kahvaltılarını yaptıktan sonra Yason Burnu'na gittiler ve burada manzarayı izledikten sonra tarihi kiliseyi gezdiler. Öğlene doğru teleferikle Boztepe'ye gitmeye karar verdiler. Teleferikle yükselirken şehrin seyrine doyum olmayan manzarasının resmini çekiyorlardı. Boztepe' ye çıkınca etrafı gezmeye başladılar. Biraz sonra tepeden aşağı süzülen yamaç paraşütçülerini gören Çelebi hayranlıkla onları izledi. Çelebi iyice yorulmuştu ve karnı zil çalıyordu. Hep birlikte restorana gittiler ve manzara eşliğinde meşhur Karadeniz pidelerini yediler. Boztepe'den ayrıldıktan sonra tarihi Kurul Kalesi Harabeleri'ni gezmeye karar verdiler. Gün sonunda iyice yorulmuşlardı ve otellerine geri döndüler.
Sabah erkenden babası herkesi kaldırmıştı ve Karadeniz'e gelip de yayla gezisi yapmadan gitmemeleri gerektiğini, bugün Perşembe Yaylası'na gideceklerini söyledi. Kahvaltıdan sonra yola çıktılar ve birkaç saat sonra yaylaya ulaştılar. Hava birden soğumuş sanki başka bir iklime gelmişlerdi. Yüksek bir tepeye çıktılar ve aşağı baktıklarında kıvrım kıvrım bir dere gördüler. Babası bunların menderes olduğunu söyledi. Daha sonra göl kıyısına gittiler ve burada gezerken annelerinin yanında zıplayan kuzuları neşeyle izlediler. Vakit nasıl geçmişti fark etmediler, akşam olmak üzereydi ve otele dönmek üzere yola çıktılar. Otele döndüklerinde, babası yarın sabah Mersin'e gitmek üzere yola çıkacaklarını ve bu uzun yolculuktan önce güzelce uyumalarını söyledi.

Çelebi Karadeniz'in güzelliklerinden Akdeniz güzelliklerine doğru yola koyulmuştu. Türküye'nin en kuzeyinden güneyine doğru yolculuk için çok heyecanlıydı. ailesiyle Mersin tabelasını görünce içindeki heyecanda artmıştı. Mersin'in ilk girişinde Tarsus ilçesi ile karşılaşmıştı. Burada bile merkeze varmadan gezilecek bir sürü yer olduğunu duyunca çok şaşırmıştı. Antik yol, Eshab-ı Kehf, Ulu Cami, Kleopatra Kapısı, Tarsus Şelalesi gezilecek yerlerin başıda geliyordu. Ama en önemli olan yer ise Çanakkale Zaferi'nin önemli rolü olan Nusret Mayın Gemisinin bulunduğu Kültür Parkı'ydı.Burada gezerken çok duygulanmıştı. Mustafa Kemal Atatürk'ün bu ülke için yaptıklarını düşününce gururlandı.
Çelebi aklından "İyi ki bu ülkenin evladıyım" dedi.Duygu dolu bu anlardan sonra Mersin'deki gezilerine kaldıkları yerden devam ettiler.Tarsus'tan çıkıp Mersin'in merkezine doğru yola koyulmuşlardı.Çelebi yolda açıktığını söyledi.Aileside Mersin'in meşhur tantunisini yemek için bir tantunicide durdular.Etle yapılan bu dürüme bayılmıştı Çelebi.Ete limon sıkıldığını görünce önce şaşırmıştı ama tadınca nedenini anlamıştı.Mersinde herşeyin turunçgillerle özleştiğini daha önceden duymuştu.Gerçekten turunçgilin kokusu Mersin'in her yerine işlemişti. Yemekten sonra gezilerine devam ettiler. Merkezde Atatürk Evi'ni, Mersin Arkeoloji Müzesi'ni ve Deniz Müzesini gezdiler. Ve Akdeniz'in
güzelliklerine doğru yola devam ettiler. Mersin sahil kenarında ilerleyerek Narlıkuyu, Cennet cehennem gibi yerkeri gezmeye devam ettiler. Kızkalesine gelince bir otel bulup konaklamaya karar verdiler. Çelebi hemen mayosunu giyip plaja koştu. Akdeniz sıcak sularına kendini attı. Mersin de bu kadar gezilecek yer olduğunu düşündükçe saşırıyordu. Yola devam ederken Silifke, Taşucu, Anamur ve Bozyazı gibi ilçeleri gezeceğini buralarda çesitli tarihi eserleri göreceği için de çok mutluydu. Ayrıca buralarda yiyeceği yoğurdu, muzu, cezeryeyi tatmayıda dört gözle bekliyordu. Mersin doğal ve tarihi güzellikleriyle dolu sahilde uzanıp ailesi ile güneşin ve kumun tadını çıkarmaya devam etti. Sonraki günü dört gözle bekliyordu.
Artık sıra Konya'yı keşfetmeye gelmişti.Buram buram tarih kokan,yılların tarih ve kültür mirasını günümüze taşıyan Konya'yı keşfetme fikri Çelebi ve ailesini çok heyecanlandırıyordu.İşe ilk olarak Mevlana Müzesini ziyaret ederek başladılar.Mevalana Türbesinin dışardan görünüşü bile insanın içini huzurla doldurmaya yetiyordu.Mevlana Celaleddin-i Rumi türbesini ve türbenin çevresindeki mescit,semahane,meydanı şerif,matbah,derviş hücreleri,şadırvan,şebi aruz havuzu ve çelebi dairelerini ziyaret ettiler.İçlerinin manevi bir huzurla kaplandığını hissettiler.Mevlana ziyaretini tamaladıktan sonra civarda bulunan Alaaddin tepesine gitmeye karar verdiler.
Bu tepenin suni bir tepe olduğunu öğrenince çok şaşırdılar.Alaadin Tepesinde bulunan çay bahçlerinde çaylarını içerek buranın ve manzaranın tadını çıkardılar.
Burada çaylarını yudumladıktan sonra bu civarda bulunan Karatay Medresesi ve İnce Minareli Medreseyi gezmeye karar verdiler.Karatay Medresesi ve İnce Minareli Medrese taa Selçuklu devleti zamanından günümüze uzanan tarihi müzelerdi.Çelebi ve ailesi bu müzelerde bulunan kalıntıları dikkatle incelediler ve haklarında detaylı bilgi edindiler.Tarihle içiçe bir gezi,yeni bilgileri keşfetmek adeta tarihte yolculuk yapmak gibiydi.Müze gezilerini tamamladıktan sonra karınlarının acıktığını farkettiler.
- Full access to our public library
- Save favorite books
- Interact with authors
Çelebi ve ailesi, o yaz her zaman yaptıkları tatillerden farklı olarak Türkiye’nin farklı bölgelerindeki farklı şehirleri gezmeye karar verdiler. Bu gezi uzun ve biraz da yorucu bir gezi olmasına rağmen aynı zamanda Çelebi için eğlenceli ve oldukça öğretici bir gezi oldu. Her gittiği şehirde yeni yerler gördü, yeni insanlarla tanıştı ve daha önce hiç yemediği yemekleri yedi. Gezdikleri şehirlerdeki insanların ortak değerleri olduğu kadar farklı kültürlere de sahip olduğunu gördü ve bunun bir ülke için bir çeşit zenginlik olduğunu anladı. Gezinin sonunda Çelebi’nin ülkesine ve ülkesinin insanlarına olan sevgisi ve bağlılığı daha da çok artmıştı.

- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE(6)
-
COMMENT()
-
SHARE
-
SAVE
-
BUY THIS BOOK
(from $11.79+) -
BUY THIS BOOK
(from $11.79+) - DOWNLOAD
- LIKE (6)
- COMMENT ()
- SHARE
- SAVE
- Report
-
BUY
-
LIKE(6)
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem

COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!