
Nazmiye BAYRAMBEĞ
Karacaoğlan Ortaokulu

İçindekiler:
1. Toki Mehmet Akif Ortaokulu/Handan ÖZGÜLER
* İrfan'ın Susuzluk İmtihanı
* 24 Senenin Ardından
* Defne'nin Jimnastikçi Olma Hayalleri
* 15 Tatil Sürprizi
* Kanyon Gezisi
2. Karacaoğlan Ortaokulu/ Nazmiye BAYRAMBEĞ
* Sihirli Pasta
* Mert ve Kitap Okumayı Sevmeyen Elif
* Kitap Sevgisi Bulaşıcıdır
* Furkan'ın Kitapları
* Bir Kitap Okumak İstedik Neler Oldu Neler
3. Şehit Yakup Özel Ortaokulu/ Emre DAĞILMIŞ
* İki Kardeş
* Dünya Maçı
* Covid-19
4. Turgut İçgören Ortaokulu / Reşat ÖZBAY
* Bir Ada Macerası
* Hekim
* Baba Kıymeti
5. Seher Vuslat Aytemiz Ortaokulu / Havva ÜNLÜ
* Issız Ada
* Hayallerim
* Yaz Kampı
6. Galip Çetin Ortaokulu / Gözde KÖSE
* Umudunu Kaybetme
* Üç Arkadaş
* Ayda ile İlayda
* Kuzenim Can
* Gül'ün Bahçesi
7. Kayadibi Ortaokulu / Fatih ŞAHİN
* Okçuluk
* Adada Bir Ay
* Kitap Dostluğu
* Kahraman Köpeğim Lucy
TOKİ Mehmet Akif Ortaokulu
İrfan'ın Susuzlukla İmtihanı
Kendini büyük bir kumsalın küçük kayasına yaslanırken buldu. Etrafa göz kararı bakınca bile neler olduğunu anladı.
Yaslandığı taşın üzerinden görülmedik bir hızla kalktı.
Bu gerçek olamazdı.
Asla olamazdı.
Gemi batmış olamazdı…
Az önce geminin battığını görünce kahrolan şahıs İrfan’dı. Gemi battığında kafasını az önce yasladığı küçük kayaya çarpmış olmalıydı çünkü hiçbir şey hatırlamıyordu. Adını bile kolundaki turkuaz bileklikten hatırlamıştı. ‘’İrfan’’ yazıyordu ya da öyle olduğunu sanıyordu.
İrfan bir denizciydi. “Kabuk İncisi” adında bir gemide çalışıyordu. Kabuk İncisi gemisi bir yolcu gemisiydi. Yaptığı şey yolcuların güvenli binip binmediğini kontrol etmekti.
Küçükken miço olarak başlamıştı. Kaptan olmaya heveslenmiş ancak yerleri süpürmekte görev alabilmişti. Kaptanlığa ne kadar özense de işini severek ve gönülden yapıyordu.
Gemi batana kadar…
İrfan’ı görseydiniz son otuz yılını güneşin altında geçirdiğini düşünebilirdiniz. Oysa sadece üç saat güneşin altında kalmıştı. Çünkü güneş onun beyaz tenini kızıl derililere benzetmişti. Bu belki giderken sorun olabilirdi ancak bunu düşünecek vakti yoktu.
Su, evet su...
Suyun ne demek olduğunu, maalesef neredeyse bir kızıl deriliye benzediğinde anlamıştı.
Kumsalın yakınlarında dere gibi bir şey ararken gözlerine inanamadı.
Bir kayık! Bir an susuzluğunu unutup içi kurtuluş sevinciyle doldu. Şans hiç beklenmedik bir şekilde yüzüne gülmüştü.
Bu kayık gemideydi. Gemiyi hatırlamıyordu ama yine de çok merak etmedi. Acilen kayığı denize doğru sürüklemeye başladı.
Bir dakika o da neydi? Bir kartpostal...
Resmi bir kartpostala falan pek benzemiyordu ya da buruşturulup atılmış bir kağıt parçasına. Sadece biraz ıslanmıştı.
Üzerinde aynen şöyle yazıyordu:
Sayın Bay Tekin,
Yeşil Limon Limanlar Birliği olarak Kabuk İncisi gemisinin, Türkiye’den İngiltere’ye yolculuk için uygun olmadığı kanaatindeyiz.
Bu konuda eminim ısrar edeceksiniz ancak mürettebatınız ve en önemlisi yolcuların can güvenliği için bu sefer engellenmelidir. Gemi en küçük dalga ile batabilir.
Lütfen bu seferi iptal edin!
Enes BAĞLAMAZ
İrfan bir an sarsılarak kartpostalı elinden düşürdü. Hızlıca kayığa bindi ve kürek çekmeye çabaladı.
Aynı zamanda düşünüyordu. Kaptan Tekin’i...
Neden böyle bir şey yaptığına aklı ermiyordu. Adamı uyarmışlardı oysa, ama o illa ki sefere çıkmıştı. Adamın suçuydu İrfan’a göre, başka bir açıklaması yoktu onun için. Ancak niye herkesi böyle bir tehlikeye atmıştı hala aklı ermiyordu.
O an İrfan kurtuluştan daha önemli bir şey fark etti. Su...
Ölüyordu susuzluktan. Çok sevgili Kaptan Tekin ve gemiden arta kalmış bir kayık onun bu derdini unutturmuştu. Artık şu andan itibaren en büyük derdi susuzluktu.
Susuzluktan ciddi ciddi kavruldu. Bir an an az daha denizin tuzlu suyunu içmeye kalkmıştı ki kayık az daha devrilecekti. Fakat sonra ağzına tuzlu su tadı geldi…
Öğhgggğgğ
Saatlerce belki bir gün boyunca kürek çekmişti. Büyük bir su kütlesinin üzerinde olmak onun git gide artan susuzluğunu gideremedi. Aksine arttırdı. Artık kürek çekmeyi bırakmış her şeyden çok su istiyordu.
İrfan ağlamak istiyordu ancak vücudunda en ufak bir damla bile su kalmamıştı. Bir fırtına çıksın da diyordu ilk defa . Yağmur suyu bile olsa içerim diye düşündü.
Beklemeye başladı.
- 9 -
Kürekleri denize bıraktı. Kolları artık susuzluktan hareket edemez hale gelmişti. Gökyüzüne baktı. Bir tek buluttan bile iz yoktu. Sadece başının üstündeki güneş tüm gücüyle parıldıyordu. Bir an öğlen vakti olduğunu güneşin en tepede olduğunu fark etti. Sanki bunu görmesiyle güneş sıcaklığını biraz daha arttırmıştı. İrfan artık pes etmiş tüm dikkatini durgun denize yöneltmişti. Su öylesine ferah ve duru gözüküyordu ki elini suya daldırmadan edemedi.
Bir anda elini sudan çekip pişmiş alnına götürdü. Avuçlarını deniz suyuyla doldurup yüzüne çarptı. Artık nasıl bu denizin tuzlu olduğunu unutup hızla bacaklarını toplayıp bir yüzücü gibi denize daldı!
İrfan’ın yaşadığı ferahlık tarifsizdi. Aradan ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyordu ki bir anda tiz bir siren sesiyle irkildi. Siren sesi sarı bir kurtarma botundan geliyordu. Sarı yelekli insanlar onu kurtarmasaydı denizin dibini boylamıştı. Kurtarma ekibi onu denizden çıkarıp botun üstüne çıkardılar. İrfan’ın ilk sözü “Lütfen bana su verin!’’ oldu. İrfan hayatı boyunca içtiği en tatlı suyu kana kana içti fakat en önemlisi dünyanın en önemli yaşam kaynağının su olduğunu ve suyun kıymetini iyi bilmemiz gerektiğini öğrendi.
SON
24 Senenin Ardından
TOKİ Mehmet Akif Ortaokulu
Sene 1969.
Hızla geçen bir zaman. Günlerden dev yağ makinelerinin çağırdığı işçiler için işbaşı.
Hasan yine güneşin kendini hissettirdiği zaman yataktan kalktı. Ve yine karanlığın çöktüğü zamana kadar çalışacaktı. Yataktan kalktı ve gözünü ovaladı, köylerinde musluklardan kireçli su geliyordu bunu muhtara söylemişlerdi ama yine de düzelmemişti. Bunun için naylon terlikleri giydi ve dışarı çıktı. Evlerinin yanı başında bir dere vardı, derenin yanına bir taş çekti, üstüne oturdu, avucuna su aldı ve yüzünü yıkadı. Ardından eve geri döndü ve mışıl mışıl uyuyan karısını gördü. Gözüne güneş vuruyordu karısının, sessizce perdeyi çekti ve alnından öptü. Hasan karısına gamzeli yârim derdi. Karısı 7 aylık bir oğlan çocuğuna hamileydi. Hasan küçük adımlarla Mutfak masasının üstünden bir müsvedde kağıt aldı ve üzerine yazmaya başladı. ’’Akşam gecikebilirim, beni bekleme’’. Yavaşça dolaptan kıyafetlerini aldı, üstünü giydi ve dışarı çıktı. Ali amca kızlarını mektebe bırakırken Hasan’ı da fabrikaya kadar götürüyordu. Hasan dışarı çıktı ve beklerken bir oturağa oturdu, (Ayşegül teyzenin yaptığı bir oturak vardı.
Hasan, Ali amcayı beklerken otursun diye yapmıştı). Ayşegül teyze Hasan’ın annesi ve babası vefat ettikten sonra Hasan’a çok destek olmuştu. Hasan yavaştan bir ses duydu. Gelen Ali amcaydı. Hasan günaydın der gibi elini salladı ve araca bindi. Köy yolu taşlı olduğu için ara sıra araç bir aşağı bir yukarı sallanıyordu. Hasan bir yağ fabrikasında çalışıyordu.
Fabrikanın müdürü olan İsmail bey sürekli tehlikeli insanlarla iş yapar, herkesi tehlikeye atardı ama asla akıllanmazdı.
Hasan işe vardığında her zaman olduğu gibi yine önlüğünü giydi ve işini yapmaya başladı. Sürekli aynı hareketi yaptığı için çoğu zaman elleri nasır tutar, bazı yerleri kesilirdi. Karısı da hemen bir tas su bir kapta da sabun alır kocasının yarası mikrop kapmasın diye orayı güzelce yıkardı ve yıkarken de kocasına içinden dua ederdi. Hasan yine elleri kolları yara bere içinde evin yolunu tuttu. Bazı geceler Ali amca buğday almaya gittiği için Hasan’ı alamazdı. Hasan da babasının zamanında ineklerin sütü sağdıktan sonra koyduğu kasası olan araba ile işe gider-gelirdi. Bu arabayı fabrikanın yanında duran küçük bir ağaçlık alana bırakırdı.
Ve yine Ali amca olmadığı için köyün taşlı yolundan geçip eve girdi ve kapıyı çaldı. Kapı açılmadı. Hasan karısının bahçede oturduğunu düşünerek bahçe kapısını açtı ve oturan gamzeli yârini gördü. Karısı karnını tutarak ninni söylüyordu. Hasan karısına doğru yürüdü, karısının anlında öptü ve beraber eve girdiler. Hasan işe gittiği kıyafetlerini çıkartıp ev kıyafetlerini giydi ve yemek sofrasına oturdu. Karısı çanakta kuru fasulye yapmıştı yanına da mısır ekmeği vardı. Yemeklerini bir güzel yediler. Karısı için her gün bir hekim geliyordu. Bebeğin durumuna bakar, beline iğne yapardı. Hasan da hekim gidince karısına masaj yapardı. Vakit geç olmuştu. Hasan sobaya çalı-çırpı attı ve yatağa girdi. Karısı yanına bir tas su koydu ve ardından o da yatağa girdi. İkisi birden uyudular. Ertesi sabah Hasan normalde uyandığı saatte uyanamadı ama karısı uyanmış Ayşegül teyzeyle kuşburnu toplamaya Sarı köye gitmişti. Onları Ali amca bıraktığı için Hasan dün akşam geldiği araçla işe gidecekti.
İçinde çok büyük bir korku vardı çünkü işe gerçekten çok geç kalmıştı. Hemen arabayı çalıştırdı ve fabrikaya doğru yola çıktı.
Fabrikaya vardığında hemen patron İsmail beyin odasına koştu patronun yanında siyah pardösülü adamlar vardı. Siyah pardösülü adamlar Hasan’ı fark etmedi ve İsmail beyi vurdu. Ardından Hasan’ı fark ettiler Hasan’ı kollarından tutup ve arabaya bindirdiler. Hasan gözleri bağlanırken şaşkınlıktan ve korkudan neredeyse küçük dilini yutacaktı. Araba yavaşça hızını alçaltmaya başladı, istikamete varmışlardı. Hasan’ı çok soğuk bir alana sokup sert demir kapıyı kapattılar. Hasan hala neye uğradığını şaşırmış bir şekilde duruyordu. Hasan’ın yanındaki bir adam Hasan’ın gözlerini açtı ardından o da odadan çıktı. Hasan’ın gözlerinden yaşlar akmaya başladı ve birden elleri buz kesti, bir yandan da karısını düşünüyordu ne yapacağını bilemiyordu. Vakit karanlığın çökme vaktiydi ve Hasan hiçbir şey yemediği için karnı gurulduyordu ama umurunda değildi. Bir an önce bu kasvetli yerden çıkmak istiyordu. Sonra adım sesleri duydu ve kapı sertçe açıldı. Elinde bir parça ekmek ve su olan bir adam içeri girdi ve yemekleri koyup gitti.
Hasan ekmeği hemen ağzına attı ve suyu içti, ardından üzerinde oturduğu mindere montundan yastık yapıp uzandı ve hemen uyuyakaldı. Sabah olduğunda hemen gözlerini açmadı. Bütün bu olanların bir kabus olmasını diledi. Gözlerini açtı ama bu bir kabus değildi. Ağladı, çok ağladı ama fayda yok, kaçma şansı da yok. Sadece hayatta kalmaya çalışacaktı. Hasan bütün bunları düşünürken karısı Hasan’ı çok merak ediyordu. Ama onunda elinden bir şey gelmiyordu. Ali amca ve Ayşegül teyze de haberi duymuştu ve hemen toparlanıp Hasan’ın karısının yanına gitmişlerdi. Hasan’ın karısı onları karşıladı ve durumları anlattı. Onlar da çok endişelendiler. Bizim çalışkan Hasan’ımız da direniyordu ve kendini avutuyordu. Öyle ya da böyle 24 yıl geçti. Hasan’dan hala haber yoktu. Hasan’ın karısı doğurmuş ve çocuğun ismini Mehmet koymuştu. Mehmet’in doğduğu zamanlar her yer yıkım olduğu için Ali amcanın kızları ona eğitim vermişti, o şimdi bir öğretmendi ama öğretmenliği çok zor kazanmıştı. Hala evler yıkılıyor, insanlar öldürülüyordu ve kimse bir şey yapamıyordu. Hasan artık yaşlanmış ve her türlü hastalığı geçirmişti. Mehmet doğduğu günden beri babasının yüzünü görmemişti ve babasını çok merak ediyordu.
Bir gün bu olanlar canına tak etti ve hemen yataktan kalktı. Hasan’ın karısı: ’’Mehmet’im nereye gidiyorsun kara gözlüm’’ dedi. Ama Mehmet duymadı bile.
Hemen apar topar giyindi ve polislerin bulduğu ormanlık alandaki kulübeye doğru yola çıktı. Polisler kulübenin etrafını sarmış halde emniyet müdüründen gelecek talimatı bekliyorlardı. Mehmet ise heyecan ve stres dolu şekilde bir oraya bir buraya doğru hareket ediyor, bir şeyler öğrenme umuduyla polis şefleriyle konuşuyor ve babasına bir şey olacak diye çok korkuyordu. Bu düşünceler içinde geldiği arabada beklerken daldığı uykusundan silah sesleriyle uyandı. Ve hışımla arabadan inip olayın olduğu yere doğru koşmaya başladı. Bu arada beyazlamış saçı sakalı birbirine karışmış, zayıf ve yorgun birini polislerin dışarıya çıkardığını gördü. Babası yaşıyordu. Ambulansa götürülen babasının yanına oturdu ve kim olduğunu soran sağlık personeline ‘’oğluyum’’ yanıtı verdiği anda Hasan şaşırarak: ‘’Nasıl yani? Sen Mehmet misin?’’ dedi. ‘’Evet’’ dedi Mehmet. Ve sonradan ikisi de ağlayarak sıkıca sarıldılar. Hastane odasında Hasan oğlunu küçükken sevemediği için Mehmet’e bebek gibi
davranıyordu, sürekli sorular soruyordu, ona dair her şeyi bilmek istiyordu kendi oğlunu tanımak istiyordu. Taburcu olunca Mehmet Hasan’ı eve getirdi ve karısıyla hasret giderdiler. Meğer neler geçmiş başlarından… Hasan’ın aklına Ayşegül teyze ve Ali amca geldi, ’’hemen onlara gidelim’’ dedi. Ayşegül teyze ve Ali amca yatalak kalmışlardı ama hala eskisi gibi pamuk yüzlülerdi. O gece Hasan için hiç bitmedi, sürekli bir kahkaha ve özlem içeren bir ortam oluşmuştu. Herkes 24 sene sonra ilk defa gülüyordu…
TOKİ Mehmet Akif Ortaokulu
Defne'nin Jimnastikçi Olma Hayalleri
Defne çok hareketli bir kızdı. Daha iki yaşındayken kendi kendine uğraşarak takla atmayı öğrenmişti. Televizyondaki jimnastikçileri izlemekten zevk alıyordu ve onların yaptığı hareketleri yapmaya çalışıyordu. Defne'nin jimnastiğe olan ilgisini gören annesi Defne'yi jimnastik kursuna yazdırmaya karar verdi. Defne buna çok sevinmişti. Jimnastik kursuna kayıt olmak için annesiyle beraber gittiler. Kayıt sırasında öğretmeniyle de tanıştı. Öğretmeni ona yarın başlayabileceğini söyledi.

Defne yarın jimnastik kursuna gidebileceği için çok heyecanlıydı. Eve gittiğinde yarına ne giyebileceğini karar vermişti. Tabii ki de en sevdiği bluzunu seçti. Kafasında sürekli yarını hayâl ediyordu. Babası işten geldiğinde babasına sevinçle yarın jimnastiğe başlayabileceğini söyledi. O gece heyecandan gözüne uyku girmemişti. Sabah olunca Defne erkenden uyanmıştı. Annesi çoktan Defne'ye kahvaltı hazırlamıştı bile. Defne yemeğini hızlıca yedikten sonra annesi Defne'yi kursa bıraktı. Kısa bir tanışmadan sonra ısınma hareketlerine başladılar. Kursun ilk başlarında öğretmen kolay hareketler yaptırıyordu. Defne çok eğleniyordu.
Annesi öğretmeniyle konuşmuştu ve öğretmeni Defne gelmeden diğer öğrencileri uyarmıştı. Artık onu üzecek bir şey kalmamıştı ve Defne de büyük bir azimle öğretmeninin söylediklerini yaptı. Eğer bir şeyi çok istiyorsan asla pes edip vazgeçmemeyi öğrendi. Defne kafasına koymuştu, ileride başarılı bir jimnastikçi olacaktı.

TOKİ Mehmet Akif Ortaokulu
15 Tatil Sürprizi
Birinci dönemin bitişi,15 tatilin başlangıcı olan gün Kuzey ve Mila her öğrenci gibi karnelerini alan
sıradan iki öğrenciydi. Karne törenleri bittiğinde eve döndüklerinde anne ve babaları onlara çok güzel
bir sürpriz hazırlamışlardı. Kuzey ve Mila’yı memleketlerine kuzenleri Alev’in yanına
götüreceklerdi. Bunu duyan Kuzey ve Mila çok sevindiler anneleri hemen valizlerini hazırlayıp
dinlenmelerini söyledi akşam çok uzun bir yola çıkacaklardı. Dinlendikten sonra son işleri tamamlayıp
zifiri karanlıkta yola çıktılar, biraz yol aldıktan sonra gökyüzünün bütün zarafeti ortaya çıkmıştı, Kuzey
ve Mila hemen fotoğraf çekmeye başlamıştı güneş doğmaya yakın Kuzey ve Mila yatmaya karar
verdiler.2-3 saat uyuduktan sonra araba kasisten geçerken
uyandılar. Çoktan yolu yarılamışlardı.
Anne
ve babaları gece uyuyamadığı ve herkesin acıkmış olması mola saatinin geldiğinin işaretiydi. Benzin istasyonuna bağlı küçük bir kafeye girdiler, herkes tost çaylarını büyük bir iştahla yediler.
Sonra benzin deposunu doldurup yola devam ettiler. Kuzey ve Mila kuzenleri olan Alev’in onları görünce nasıl tepki vereceğini düşünüyorlardı. Ve sonunda vardılar. Kuzenleri Alev Kuzey ve Mila’yı görünce yerinde duramamıştı Alev’den sonra Mila’nın en yakın arkadaşı olan Deniz’in yanına gitmişlerdir. Bu 4’lü bütün yaz beraberlerdi. Kuzeyinde mahalledeki arkadaşları Berat ve Barışların evine gidip sohbet ettiler.
Ama genellikle Kuzey, Mila, Alev ve Deniz beraber takılırdı bu 4’lü hiç ayrılmazdı. Yazın yaptıkları aktivitelerin çoğunu mevsim farkı yüzünden yapamasalar da, en azından birkaç aktivite yapabiliyorlardı.
Mesela film açıp oturuyorlardı, birlikte sohbet ediyorladı, birlikte kahvaltı yapıyorlardı, AVM'den eşya alıyorlardı, evde basit oyunlar oynuyorlardı fakat hepsinin içinden dağda kartopu oynamak geçiyordu. Ve bir gün istekleri gerçekleşti , tepede kartopu oynamaya gideceklerdi. Kuzey ve Mila bu habere çok sevinmişti çünkü gitmelerine sayılı günler kalmıştı. Ertesi gün herkes en kalın kıyafetleri giymişlerdi. 2 gruba ayrılıp başka arabalarla tepeye tırmandılar. Tepeye tırmandıklarında ise kardan yürünecek yer yoktu, o yüzden yavaşça yürümeye özen gösterdiler.4’ü de birbirini kar topu yağmuruna tutmuştu. Ertesi gün Kuzey ve Mila valizlerini toparlamaya başlamışlardı, akşam yolculuk vardı. Ne yazık ki veda vakti gelmişti. Kuzey ve Mila gitmek istemiyordu ama gitmek
zorundalardı. Akşam herkesle vedalaştıktan sonra dönüş yolculuğu başlamıştı. Kuzey ve Mila Şimdiden yaza gün saymaya başlamıştı. ikisi de içinden ,kendinize iyi bakın Alev ve Deniz, diye geçirdi
Kanyon Gezisi
TOKİ Mehmet Akif Ersoy OO
Saat 13.00 olmuştu, yazlıktaydım. O yıl en yakın arkadaşım bize kalmaya gelecekti ve çok heyecanlıydım. Günler benim için geçmiyordu, içim içime sığmıyordu. Güç bela bir haftayı atlattım.
İşte o gün gelmişti. Kendimi balkona attım ve Ece’yi bekledim. Bu bizim ilk yatılı buluşmamız olacaktı. Caddeden bir sürü araba geçiyordu ama hiçbiri onların arabası değildi. Tam ümidi kesip içeri girecektim ki bir araba daha gördüm. Gri, sessiz ve büyük bir arabaydı. O, Ecelerin arabasıydı. Kendimi tutamadım ve hemen dışarı çıktım. Sonunda gelmişlerdi. Uzun uzun sarıldık. Çok yorgun gözüküyorlardı. Evimizin alt katını onlar için hazırlamıştık. Onlar alt kata yerleştiler sonra bizim kata çıktılar. Büyükler sohbet ettiler Ece ve ben ise hemen oyuna tutulduk. Ece gelirken renkli, güzel bir top getirmişti, birlikte caddeye çıkıp voleybol oynadık. Cadde oldukça tenhaydı, o yüzden rahatlıkla oynayabildik.
Mutluydum, o da çok mutlu gözüküyordu. Akşam oldu, eve çıktık ve akşam yemeğimizi yedik. İkimizde çok heyecanlıydık, çünkü ertesi gün beraber Şahin Dere Kanyonu’na şelaleyi görmeye gidecektik. Saat geç olmuştu. Uyuyup dinlenmeliydik çünkü yorucu bir gün daha bizi bekliyordu.
Kahvaltımızı hızlıca ettik. Sonrasında kanyona gitmek için hazırlandık. Annemler yiyecek, içecek hazırlıklarıyla uğraşıyorlardı, babamlarda eşyaları arabalara yerleştiriyorlardı. Kalabalık olduğumuz için iki araba gitmeye karar vermiştik. Bizde havlularımızı aldık, mayolarımızı giydik… Olacaklardan habersiz hazırlanıyorduk.
Evden çıktık ve yola koyulduk. Sonunda kanyona geldik ve arabaları park ettik. Muhteşem bir yerdi, ikimiz de bayılmıştık.
Bagajdan eşyaları ve yemekleri çıkartıp yüklendik. Masaların olduğu yere gitmek için çok dik bir yokuştan inmemiz gerekiyordu. Ben az kalsın düşüyordum, son anda can havliyle bir ağaç gördüm ve sıkı sıkı ağaca tutundum. Az kalsın kalbim duracaktı. Neyse ki bir şey olmadı. Orada derenin içine kurulmuş masalar vardı, birini seçtik ve oturduk.
Kanyon çok güzel bir yerdi. Ece ile kendimizi bakmaktan alı koyamadık. Derenin şırıltısı, güneş ışığının yapraklardan süzülüşü, suyun soğukluğu ve berraklığı, boy boy kayalar ve taşlar hatta küçücük balıklar bile vardı. Kurbağa bile görmüştük. Ama asıl güzel taraf yaklaşık bir kilometre ötedeydi, yani şelaledeydi. Hep beraber şelaleye doğru yürüyüşe çıktık. Bu çok zorlu bir yürüyüş olacaktı. Çünkü önümüzde bir sürü boyumuzu bile geçen yosunlu ve kaygan kayalar vardı. Ece ile yardımlaşarak yolda ilerlemeye devam ettik, arkamızda da annelerimiz ve babalarımız vardı. Sonunda şelaleye vardık. Orası oldukça büyüleyici bir yerdi.
Artık şelaleyi görüyorduk ve şırıltısı çok daha net duyuluyordu. Çok kalabalıktı ve herkes fotoğraf çekiyordu. Bizde bu türkuaz göletin içinde yürüyorduk. Tam bir doğa harikasıydı. Ama su o kadar soğuktu ki ayaklarımızı hissetmiyorduk bu nedenle de yüzmeye cesaret edemedik.
Artık geri dönme vakti gelmişti. Karnımız da çok acıkmıştı hemen masalarımıza geçip keyifle yemeklerimizi yedik. Günümüz çok güzel geçiyordu, az sonra olacaklardan habersizdik.
Toplanma telaşımız başlamıştı. Annelerimiz öteberileri yerleştiriyordu, babalarımızda havlu kilim ve çantaları toparlıyorlardı, bize de çöpleri toplamak düşmüştü. Fakat çöpleri toplarken arada sohbet edip gülüşüyorduk. Bir süre sonra çok oyalandığımızı fark ederek hızlıca arabalarımızın olduğu yere gittik. İnanılır gibi değildi, ne Ecelerin arabası duruyordu ne de bizim araba. O an anladık ki bizi unutmuşlardı. Ece ile birbirimize baka kaldık. Yanımızda ne telefonumuz vardı ne de bir tanıdığımız.
Öylece bir taşın üzerine oturduk, Ece ile ne yapabileceğimizi düşünüyorduk. Bizi nasıl unuttular aklımız bile almıyordu. Hava kararmaya başlamıştı, herkes teker teker evine gidiyordu. Biz hala orda yapayalnızdık. Birinden yardım istemeyi düşündük, fakat sonra bu fikrin pekte iyi olmadığına karar verdik. Mutlaka ailelerimiz bizim yokluğumuzu fark edecek ve bizi almaya geleceklerdir diye düşünüyorduk. Gözümüz yolda, beklemeye devam ettik.
Ece birden bağırdı: Baba,baba! Tahmin ettiğimiz gibi Ece’nin babası bizi almaya gelmişti, hemen arabaya bindik hem mutlu hem de kızgındık. Küçük bir hesap sorduk. Ece’nin babası da açıklmaya başladı; aslında Ece’nin babası benim babamın arabasına bindiğimizi, benim babam da Ece’nin babasının arabasına bindiğimizi düşünmüşler. Yaşadığımız korku yerini kahkahalara bıraktı.

Karacaoğlan Ortaokulu
SİHİRLİ PASTA
Bir gün komşumuz Osman amca evimize gelmiş, bizi Pazar günü için öğle yemeğine davet etmişti. O gün bize bin kişinin çalışarak hazırladığı bir pasta ikram edeceğini de sözlerine eklemişti. Hayretle haykırmıştık. Bin kişinin pişirdiği pasta ha!... Aman Allah’ım!... bir cami kubbesi kadar bir şey olmalı bu… Pazar gününü sabırsızlıkla bekledik. Nihayet Pazar günü gelip çattı. Osman amcanın evine vardığımızda önce şaşırdık. Her şey eskisi gibiydi. Hâlbuki biz bahçede dağ gibi pasta olacağını düşünüyorduk. Yemeğe oturduk. Çorba, et, patates ve sebze yemeği vardı. Yemeği yedik ama alkımız hep pastada idi. Heyecandan titriyorduk. Nihayet kapı açıldı. Betül teyze bir tepsi içinde pastayı getirdi. Bu, teyzemin her zaman yaptığı üzümlü pasta idi. Hiç de öyle büyük değildi.
Erkek kardeşim:
- Osman amca, dedi. Bu senin bize vadettiğin pasta değil ki…
Osman amca:
- İşte bu, diye cevap verdi.
Kardeşim:
- İyi ama… Sen bize tam bin adamın hazırladığı pasta demiştin.
- Dediğin doğru yavrum. Bak bir kere düşünelim. Pasta yapmak için bize un gerek. Un yapmak için kaç kişinin çalıştığını düşün bir kere.
Önce tarla sürülecek, ekilecek, hasat yapılacak. Pulluk için, orak için, tohum saçma makinesi için, bir sürü madencinin, demircinin, marangozun çalışması lazım. Sonra yumurtaya, süte, şekere ihtiyacımız var. Bunları meydana getirmek için çalışan elleri düşün. Daha bitmedi. Kuru üzümle mandalina lazım Bunlar değişik illerimizden geliyor.
Bütün bunları üretim yerlerinden tüketim yerlerine gemiler, trenler ve arabalar getiriyor. Gemileri, trenleri, arabaları yapmak için kaç yüz işçi çalışmıştır biliyor musunuz? Birde bunlara limanları, demiryollarını, istasyonları depoları ekle. Bütün bu malların içine konulduğu sandıkları, Çuvalları yapan elleri düşün.Gözlerimiz fal taşı gibi açılmıştı. Kardeşim:
- Doğru Osman amca… Binlerce el çalışmış bu pastayı yapmak için.
Amcam:
- Dahası var, dedi. Teyzeniz bu pastayı hazırlarken fırını kullandı. Tabaklara
koydu. Bütün bunları yapan elleri de hesaba katın.
Bize bir pasta hazırlamak için çalışan eller, sayılamayacak kadar çoktu.
Hayretler içinde kaldık. Pastayı yerken o değerli elleri düşünüyorduk.

Karacaoğlan Ortaokulu
Mert ve Kitap Okumayı Sevmeyen Elif
Bu yaz ailemle yanlarına geldiğimiz dedemin köyünde çok az yaşıtım var. İyi ki oyuncaklarımı yanımda getirdim. Bu arada benim adım Elif.
Kahvaltıdan sonra yan komşumuzun oğlu olan Mert ile parkta oyun oynadık ve çok eğlendik. Yorulunca yeşil çimenlerin üzerine serdiğimiz sergiye geçip dinlendik. Mert yanımda kitap okumaya başladı. Aradan biraz zaman geçtikten sonra canım sıkıldı. Mert’e baktım hiç de sıkılmış görünmüyordu.
Kitapta üç arkadaşın başına gelen komik maceralar anlatılıyordu. Komik şeyleri severdim; heyecanlı ve bir de uzayı anlatan şeyleri.
Mert, “Kitap kahramanları benim gerçek arkadaşım gibi” dedi.
“Saçmalama! Kitap kahramanlarından hiç gerçek arkadaş olur mu?” dedim.
Neden olmasın, arkadaşlar birbirini nasıl eğlendirip iyi şeyler öğretiyorsa, kitaplar da öyle. Ayrıca kitap okuduğunda kendini hiç yalnız hissetmiyorsun,” dedi.
“Ben kitap okumaktan çok sıkıntılıyorum,” dedim. Mert, “sıkıntılıyorum değil sıkılıyorum,” dedi ve gülümsedi.Çok utanmıştım. Mert çok güzel konuşuyordu, bense konuşurken bazen sıkılıyordum. Anlamını bilmediğim kelimeler de oluyordu tabii ki.Mert,”Çok kitap okursan çok güzel konuşursun. Ayrıca çok kelime bilirsin,” dedi. “Çok kelime bilmeyi isterim, tabii ki,” dedim.

Mert, “O zaman çok kitap oku ve kelime oyunları oyna,” dedi ve yarın sabah kelime oyunu oynamak için beni ormana davet etti.
O gün tatil arkadaşımla çok eğlendim. Ormanda gezdik, top oynadık ve kitap okuduk. Yanlış duymadınız, kitap okuduk. Arkadaşım bana yanında getirdiği kitaplardan birini hediye etti. Uzay macerasını anlatan heyecan verici bir kitap. Gezenler hakkında çok şey öğrendim. Her gezegende ayrı bir macera yaşadım. Merkür, Venüs, dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve cüce gezegen Plüton. Güneş sisteminde ne çok gezegen vardı. İsimleri de çok güzeldi. Hayat için suyun bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum. Suyun oluşması için de oksijen gerektiğini. Nefes alıyorum dediğim şeyin aslında oksijen olduğunu bu kitapta öğrendim.
Ben de Mert gibi kitabımla saatlerce zaman geçirmiştim. Kitabın içindeki uzaylı da çok komikti. Mert gibi gülmeye başladım. Annem ve babam yemek vaktini hatırlatmak için yanıma geldiklerinde onların geldiğini bile fark etmemiştim.
Annem ve babam şaşkın şaşkın yüzüme bakıp, “Elif sen kitap mı okuyorsun?” dediler.

“Evet kitap okuyorum, bence çok eğlenceli. Eve dönünce harçlıklarımla bol bol kitap alacağım ve böylece kocaman bir kütüphanem olacak,” dedim.
Annem ve babam planıma bayılmışlardı. Mert’e bana kitap okumayı sevdirdiği için teşekkür ettiler.
Ayrıca kitap okurken şarj bitmiyor, macera da yarı yolda kalmıyordu. Cep telefonuna bakmak ya da tabletle oynamaktan daha heyecanlı ve yaratıcıydı. Öyle ya orda kahramanları bilgisayar oyuncuları belirliyordu, kitapta ise biz.Gözlerini kapatıp kitaptaki kahramanı hayal ettiğinde herkesin kahramanı farklı farklı olabiliyor. Ayrıca kazanan ve kaybeden hırsı yok.
Daima kitap okuyan kazanıyor. Hele can sıkılması denen şey hiç olmuyor. Dikkat ettiniz mi can sıkıntısı falan… Ben bayağı deyim kullanıyorum. Bu deyimleri ve daha birçok kelimeyi kitaplardan öğrendim.
Tatilin son gününe de geldik. Mert ile vedalaşmak çok zor olacak.
O hayatım boyunca unutamayacağım bir tatil arkadaşım oldu. Birbirimize söz verdik, bir sonraki yıl yine birlikte tatil yapacağız, tabii ki yıl boyunca birbirimizi arayıp sormayı da ihmal etmeyeceğiz.
Doğum günlerimizde birbirimize kitaplar hediye etmek de verdiğimiz kararlardan biri. Yıllar geçecek, dostluğumuz pekişecek ve kocaman bir kütüphanemiz olacak. Şimdiden kitaplığımda Mert’ten hediye bir kitabım oldu bile.


Karacaoğlan Ortaokulu
Ali kafasına gelen top ile kitabından başını kaldırdı. Güneş gözünü indirirken karşısındaki yüzü çözmeye çalıştı. Elleriyle güneşin yüzüne gelmesini engellerken git gide yaklaşan Ayşe’nin yüzünü gördü.
-Özür dilerim, dedi Ayşe alaylı bir tavırla.
Ali kafasını iyice kaldırarak gülümsedi ve;
-Sende benimle kitap okusana, dedi.
-Bu kitapları neden okuyorsun, dedi.
Ali yerinden doğrularak;
-Annem hep; kitap okumayan insan yarım insandır der, dedi.
-Bir insan nasıl yarım olabilir ki? dedi.
-Yani kitap okumazsak hayal gücümüz, duygularımız ve düşüncelerimiz gelişmezmiş. Eğer bunlar olmazsa yarım insan olunuyormuş. Dedi.
Kitap Sevgisi Bulaşıcıdır
-Ama ben yarım insan olmak istemiyorum. Dedi.
-İşte bu yüzden kitap okumalısın. Dedi.
-Ama bu kitaplar çok sıkıcı. Dedi yüzünü asarak.
Ali yanından bir kitap alarak Ayşe’ye uzattı.
-Bu kitabı çok seveceksin. Dedi.
Ayşe eline aldığı ince ve güzel kitabın önce kapağını inceledi. Üzerinde ‘PAMUK PRENSES VE YEDİ CÜCELER’ yazısını görünce çok heyecanlandı.
-Prenses kitabı! dedi ve o da Ali’nin yanına oturdu.
-Hadi okuyalım! dedi heyecanlı ve cıvıl cıvıl bir sesle.
Ve her gün düzenli olarak o çimlerin üzerine uzanarak kitap okudular…


Karacaoğlan Ortaokulu
Güzel bir pazar sabahıydı. Çimlere uzanmış ne okuyacağımıza karar veriyorduk. Keşke biraz kekimiz olsaydı. Sonra yanımdaki arkadaşım bir kitap önerdi. Adı en sevdiğim kitap olan “Küçük Prens” ti. Oysaki ben o kitabı okumuştum. Kitap okuduktan sonra oyun oynayacaktık. Kitapları okumaya başladık. Birden Küçük Prens ile gezegenden gezegene atladık. Kitabı defalarca okumuş olsam da aynı tutkuyla okumaya devam ettim. Arkadaşım Furkan uyarmasaydı galaksilerde gezmeye devam edecektim. Sonra birden aklımıza harika bir fikir geldi. Bir köy okuluna kitap yardımı yapmaya karar verdik. Bağışlayacağımız kitapları seçmeye başladık. Küçük Prens, başka çocuklar ile de arkadaş olsun diye onu bağışlamaya karar verdik. Şiir severler için de Nazım Hikmet’in bir kitabını ekledik. Kitaplarımızı başka çocuklarla paylaşmak bizi çok mutlu etti.
Furkan'ın Kitapları

Bir Kitap Okumak İstedik Neler Oldu Neler
Karacaoğlan Ortaokulu
Mertcan kafasına göre hareket eden, her istediği olsun isteyen bir o kadar da dağınık bir çocukmuş. Defne ise Mertcan’ın aksine sevimli, uysal, arkadaş canlısı ve temiz mi temiz bir kızmış. Bir gün evde sıkılan Mertcan ile Defne baharın gelmesiyle güzel havayı fırsat bilerek ormana pikniğe gitmeye karar verirler.
Ormanda şırıl şırıl akan bir şelalenin kenarına gelmişler. Evden gelirken yanlarına çok sevdikleri birer kitap almışlar. Etrafın büyüleyici güzelliğine kapılıp biraz dolaşmışlar. Şelalenin soğuk sularından içmişler, taze yemişlerinden tatmışlar. Kırmızı toplarıyla biraz oynadıktan sonra o çok sevdikleri kitabı yavaş yavaş okumaya başlamışlar. Tam okurken birden kendilerini kitabın içinde bulmasınlar mı? Kendilerini hiç kimsenin bilmediği bütün hayvanların olduğu uza mı uzak, bilinmeyen bir ormanın içinde bulmuşlar. Ormanda daha önce hiç görmedikleri değişik hayvanlar görmüşler. Onlarla konuşup dost olmuşlar.
Hayvanların da insanlar gibi dost olduklarını görünce sevinmişler. Merakla hayvanlara burası neresi? Diye sormuşlar. Hayvanlarda burası “Kitapların Dünyası” “Hoş geldiniz” demişler. Hayvanlarla ormanın değişik, gizemli yerlerini gezmişler, onlarla hoş vakit geçirmişler. Ancak bir anda hayvanlar kaybolmuş. Akşam olmuş, hava kararmaya, yavaş yavaş yağmur taneleri düşmeye başlamış.
Uzaktan yırtıcı hayvan sesleri gelmeye duyulmuş. Biraz sonra hayvanların seslerini bir anda yakınlarında duymaya başlamışlar. Tam o sırada kitap okurken piknik alanında uyuyakaldıklarını fark etmişler. Kitaplarıyla ayağa kalkmışlar.
Kitap okumanın ne kadar büyülü bir şey olduğunu düşünüp evlerinin yolunu tutmuşlar.

İki Kardeş
Şehit Yakup Özel Ortaokulu
1000'li yıllarda Reyhan ve Ali adında iki kardeş vardı.Ali haylaz ve sinsi iken ablası Reyhan ağırbaşlı ve saftı.Genellikle iyi geçinirlerdi.
Yine sıradan bir gündü.Reyhan ve Ali beraber okula gittiler.Reyhan 3-C Ali ise 1-E sınıfındaydı. Reyhan önce kardeşi Ali'yi sınıfına bıraktı daha sonra da kendi sınıfına gitti.
O gün Ali ders işlemekten sıkılmıştı.Öğretmeni Kaan Bey'e;
-Öğretmenim midem ağrıyor. İzin verirseniz ablamın yanına gideceğim.
-Tamam gidebilirsin. Ama kardeşinle birlikte ödevinizi yapmayı unutma. Daha sonra... Ödevlerini bitirince gidip babaları Fırat Bey'e yardım ederler.
Sonra akşam yemeği için sofrayı kurarlar.Beraber yemeklerini yeyip sofrayı toplarlar.Beraber konuşmaya dalarlar..
Günler böyle akıp gider, derken çocuklar büyümüş.
Ali astronot,Reyhan mimar olur.Anne babalarını her zaman ziyaret ederler.
Şehit Yakup Özel Ortaokulu
Dünya Maçı
Bir yaz sabahı insanlar güne meraklı uyandı haber kanalını açan herkes bu haberi görmüştü. Uzaylılar dünyalılara futbol maçı teklif etmişlerdi. Dünyalılar da bu teklifi kabul ettiler. Ama yenilirlerse uzaylılar Dünya'yı istila edeceklerdi. Dünyalılar bu yüzden en iyi oyuncuları aramaya başladılar. Oyuncuları buldular...
Maç yapmak için Ameriko gezegenine gittiler ve sahaya çıkmışlardı. İlk yarıyı 3-0 önde bitirdiler ve ikinci yarı başlamıştı. ikinci yarı başlamıştı ve maçın sonunda 5-4 yenmişlerdi.Ama uzaylılar yenilgiyi kabul etmediler ve dünyayı istila etmeye kalktılar...
Ameriko gezegeninin halkı ve askerleri savaş istemediler. Cepheyi terk ettiler ve bundan sonra iki ülke barış sağlayarak mutlu bir şekilde yaşadılar.
Şehit Yakup Özel Ortaokulu
Covid-19
1 Aralık dünyada görüldü. 10 Mart 2020 de türkiyede görüldü. Ben ise derslerimi izliyordum annem markete giderken yasaklar gelmeye başladı 20 yaş altı sokağa çıkmaya yasak geldi.
Günlük rütinim olan sabah kalkıp derslerimi izliyordum bazen telefona bakıp vaktim geçiyordu evden dışarı çıkmıyorduk.
Bir gün teyzem bize gelmelerini rica etti biz de onu kırmadık gittik. Evde 2 teyzem ve çocukları vardı.
Teyzemler 2 gün sonra test yaptırdılar. Sonuç olarak Covid-19 olduğunu ögrendiler.
Biz de Covid-19 olduk bizim için çok zorlu şeyler oldu. Koku duyumuz gitti, ateş, öksürük oldu. Morelimiz de aynı zamanda kötü olmuştu.
Komşumuza ihtiyaçlarımızı söyledik. Onlar da bize istediklerimizi aldılar. Covid-19 bittikten sonra bir daha covid bitmeden (ihtiyaçlar hariç) dışarıya çıkmama kararı verdik.
Karar verdikten sonra Dr. Fahrettin Koca'nın paylaşımına uyduk ama teyzem hala Covid-19 yenememişti. Bu temastan ve nefesten geçen hastalık adeta tüm dünyaya yayıldı. Tabi bunun üzerinde biraz daha fazla bilgiler buluyor, hem evde vakit geçiyor hem de bilgileniyordum.
Covid-19 a iyi gelen zeytin yaprağını okudum ve haberdede gördüm ki gerçekten faydası oluyor teyzeme de söyledim.
Teyzeme annem zeytin yaprağı götürdüler teyzem faydalı proteinli şeyler yiyor, beslenmesine dikkat ediyordu ve Covid-19 yendiler.Anladık ki temas mesafe çok önemli olduğunu anladık ve daha da dikkatli olduk.
Turgut İçgören Ortaokulu
Bir Ada Macerası
Issız bir adada tek başına yaşama hikayelerini duymuşsunuzdur.Benim hikayem biraz farklı.Issız adada yaşamayı ben kendim istedim.İnsanlardan uzak yaşama fikri cazip geldi bana.Düşünsenize koskoca bir ada ve tek başınasınız.Sizi üzecek kimse yok.Bunun için tabii önce ıssız bir ada bulmak lazımdı.Araştırmalara başladım. Gideceğim adayı bulmak kolay olmadı tabii ama sonunda buldum : Pikelot Adası
Bu ada ansiklopedilerden , belgesellerden
aşina olduğumuz bir ada.Buraya ulaşmak da tabii ki kolay olmayacaktı olmadı da.,
Tüm birikimimi ulaşım masrafları ve yanımda götürmem gereken eşyaları almak için harcadım. Uçak bileti ve ardından adaya ulaşmak için kiraladığım tekneye ödediğim para gerçekten az değildi ama buna değerdi.
Ve sonunda Pikelot'taydım.
İlk günler gerçekten çok eğlenceliydi. Barınağımı kurmak için güzel,güvenli bir yer aradım ilk olarak.Yüksekçe bir tepede, denize hakim suya yakın bir yer buldum ve barınağımı inşa etmeye başladım.
Barınağımı inşa ederken geçirdiğim bu iki haftada aynı zamanda adayı da keşfediyordum.
Yabani meyvelerin olduğu yerleri,hayvanları.adanın iklimini,bitki örtüsünü...
Barınağımın yapımını bitirdikten sonra artık besin ihtiyacımı karşılayacak bir tarla hazırlamaya başlamak ilk işim oldu.Adanın iklimini daha adaya gelmeden önce araştırıp ona göre sebze ve meyve tohumları getirdiğim için ne ekeceğimi çok iyi biliyordum.
Tarlamı barınağımın hemen yanına hazırladım ve etrafını da çitle çevirmeye başladım.
Her şey o kadar güzel gidiyordu ki...Hayal aleminde gibiydim adeta.
Sırada küçük bir iskele yapmak ve kayık yapımı vardı.Bu iş de kolay olmadı.İlk önce işi bitirmek üzereyken bir fırtına tüm emeklerimi yerle bir etti.Ama pes etmedim ve tekrar yapmaya başladım.Bir hfta kadar sonra ikisi de hazırdı.Artık balık yakalayabieceğim bir kayığım ve kayığımı bağlayabileceğim bir iskelem vardı.
Günler hızla geçiyordu.Günlerimi tarlamla uğraşarak ve balık tutarak geçiriyordum.Tabii ava çıktığım ve yabani meyve topladığım zamanlar da oluyordu.
Bir eksiklik hissetmeye başladım.Anlam veremedim ilk önce.Ne olduğunu anlayamadım ama bir eksiklik vardı işte.
Yavaş yavaş mutlu olduğum günlerin azaldığını fark etmeye başladım.
Evet, eksiklik kaçmaya çalıştığım insanlardı.Yalnız yaşama fikri her zaman mükemmel gelirken yalnız kaldıktan sonra o kadar da parlak bir fikir olmadığını anlamak için birkaç ay yetti de arttı bile.
Günler su gibi akarken insan sesine hasret kalmıştım.Hani issiz bir çölde susuz kalırsınız ya o hesap.
Dertlerinizi paylaştığınız bir insanın sıcaklığı,anne -babanızın sevgisi, arkadaşlarla geçirilen hoş vakitleri çok özlüyor insan.Yaradılışımızda var olan birlikte yaşama dürtümüz galip geldi sonunda.Artık ayda bir kez adama yaklaşan balıkçı teknesini dört gözle beklemeye başladım.
Ve beklediğim gün geldi sonunda.Ufuktan siyah bir leke gibi görünen tekne adama yanaştıkça sevdiklerime kavuşma heyecanı sardı içimi.Adamı terk etmek ne kadar üzüntü verici olsa da artık hiçbir şeyi gözüm görmüyordu.
Uzun bir yolculuktan sonra ülkeme, sevdiklerime ulaştım.Ailemin sevgisini,arkadaşlarımın sıcaklığını,kalabalığı bile özlemişim aslında.Tüm tanıdıklarıma adada geçirdiğim günleri anlatmak ve onların şaşkın bakışları beni gururlandırıyordu.
Hayatım boyunca ıssız adamı unutmadım.
Barakamı,tarlamı,iskelemi,kayığımı...Kim bilir belki tekrar yolum düşer adama.
SON
HEKİM
Turgut İçgören Ortaokulu

Mutluluğun eksik olmadığı bir kasaba varmış.Bu kasabada yaşayan bir hekim varmış.Bu hekim zengin olmasa da bütün kasabalıların sağlığına bakar onlarla ilgilenirmiş.Bu hekimin bir kızı varmış ve eşi ise uzun zaman önce kanserden vefat etmiş.
Bir gün hekimin kapısı sesli bir şekilde çalınmış.Kapıyı açtığında gördüğü kişi onu şaşırtmış.Karısı hastayken borç para aldığı kişi karşısındaymış.Adamın kollarındaysa bir kız çocuğu varmış.Adam endişe içinde:
Hekim hemen kızı almış ve kızı kontrol etmiş.Gerçekten de kız ateşler içinde yanıyormuş.Hekim hemen küçük kızı yatağa yatırmış ve gerekli müdaheleleri yapmaya başlamış ve dışarıda endişe içerisinde bekleyen babasının yanına gidip şöyle demiş:
- Kızınızın durumu şu anda iyi serumu bittiğinde gidebilirsiniz.Yazacağım ilaçları da almayı unutmayın. Adamın yüzünde buruk bir gülümseme mahcubiyet varmış.Adam şöyle demiş :
- Size ne kadar minnettar olduğumu anlatamam hekim bey.Siz gerçekten çok iyi kalpli bir insansınız. Ben sizden büyük bir özür diliyorum.Siz benden eşinizin tedavisi için borç para istemiştiniz ve ben gaddarlık yaparak vermemiştim.Siz hiç tereddüt etmeden kızımı iyileştirmek için her şeyi yaptınız.Peki neden yaptınız?Ben belki de eşinizin ölümüne sebep olan kişiyim oysa.Siz neden kızım için fedakarlık yaptınız.
Bunun üzerine hekim güleryüzle cevap vermiş:
-Bakın ben insanların hayatını kurtarmakla görevli bir hekimim.Üstelik size yardımcı olmamak bana ne kazandıracaktı ki ? Ben o küçük,masum çocuğun ölmesine izin veremem.Şu sözü unutmayın : Öfkeyle kalkan,zararla oturur.
Küçük kızın babası için bu büyük bir hayat dersi olmuş.
SON
BABA KIYMETİ
TURGUT İÇGÖREN ORTAOKULU

Mert, fakir bir ailenin çocuğuydu.Babası asgari ücretle evi geçindirmeye çalışıyordu.
Mert ve abisi hem çalışıp hem de okumak zorundaydılar. Okuldan arta kalan zamanlarında
aile bütçesine katkıda bulunmak için abisi bir çay ocağında çalışıyordu.Mert ise annesinin ördüğü sabun lifi vb ürünleri tezgahta satıyordu.
Mert babasında değişiklik fark etmişti son zamanlarda.Artık eskisi gibi mutlu görünmüyordu gözüne.Kaç kez sormuştu babasında sebebini ama hep "Yok bir şey oğlum." demişti.Annesi de bu durumu seziyor fakat babası ona da aynı cevabı veriyordu.Babası inşaat işçisiydi belki de ondan böyleydi,çok yoruluyordu kim bilir.
Mert o gün çok güzel bir haber almıştı.Okuldan koşa koşa eve gitti.Müjdeyi annesine vermeliydi.
Tam eve geldiğinde ise vazgeçti söylemekten. İstanbul gezisi olduğunu ve bunun için para gerektiğini söylemek istemedi.Öyle ya hiç düşünmemişti ki paralarının bu geziye gitmesine yetmeyeceğini.İçine attı gezi broşürünü de sakladı odasına.
Ertesi gün Mert'in annesi temizlik yaparken tesadüfen buldu broşürü.Akşam ağlamasının sebebinin bu olduğunu anladı.Mert'in babasına olanı anlattı.
Babası göz yaşlarını tutamadı.Biricik oğlunun bunun için ağlamasına tahammül edemzdi.Gereken parayı bulmalıydı.Tam bir hafta gece vardiyasına kaldı parayı biriktirmek için.Mert okuldan gelmeden broşürünün üzerine gereken parayı bırakıp yatağın üstüne koydu.
Mert okuldan geldiğinde gördüğü manzara karşısında o kadar sevindi ki ...
Mert'in babası bu yoğun çalışma ortamından iyice halsiz düşmüştü
Aylardır içine attığı eşine bile söylemediği şey ise amansız bir hastalığa yakalanmasıydı. Doktor çok da ömrünün kalmadığını söylemişti.Ailesine söylemedi bu durumu.Ama artık iyice kötüleşmişti.Evde bayılıp hastaneye kaldırılınca anladı ancak ailesi gerçeği.Çok da yaşamadı babası zaten.
Mert kahraman olarak gördüğü babasının kaybetmişti.Ama ondan öğrendiklerini hayatı boyunca unutmayacaktı.Hasta olduğu halde gece vardiyasına çıkıp oğlunu o geziye gönderen babası onun kahramanıydı.
SON
Seher Vuslat Aytemiz Ortaokulu
Issız Ada




"Her kötülükten bir iyilik doğar."
1. HAFTA ADAYA DÜŞÜŞ
ÇOK güzel bir gündü, arkadaşlarımla uzun zamandır planladığımız geziye çıkacaktık. Bu arada ben Ahmet, arkadaşlarımsa Adnan ve Furkan.Son hazırlıklarımızı da yaptıktan sonra limana gittik. Limanda bizi bekleyen küçük gemimize bindik. Dümene gemi sürmeyi tek bilen kişi olan Adnan geçti...Çok geçmeden kıyılardan ilerleyerek İtalya'ya vardık. Monaco'da ki bir limanda Kaptan Piero ile buluştuk. Furkan'ın uçak korkusu yüzünden gideceğimiz Karayipler'e kadar yaklaşık bir haftalık bir yolculuğun ardından kilometreler kalmıştı. Kaptan Piero, bizi Karayipler'de ki bir adaya bıraktı. Kendiside yakındaki bir şehirden uçakla İtalya'ya geri döndü.Adada tur ekibine katıldık. Adadan biraz uzaklaşmıştık ki nereden geldiği belirsiz bir darbeyle birlikte gemi paramparça oldu...
2.HAFTA ACIMASIZ DOĞA
Gözümü açtığımda kendimi bir adada buldum. Yanımda Adnan, birkaç metre uzağımızda ise Furkan yatıyordu. Her tarafımız yara bere içindeydi...
Birgün boyunca dinlendik sonraki gün sabah güneş ağarırken ben kalktım. Etrafta gezintiye çıktım adada gördüğüm kadarıyla birkaç tür kuş, bir kaç geyik, sürüyle tavşan dışında yırtıcı canlı yoktu.Bir-iki saat sonra diğerlerini uyandırdım görev dağılımı yaptık. Ben adayı gezdiğim için görevleri ben verdim. Ben keşif yapacaktım, Adnan ve Furkan ise meyve toplayacaktı.Ben dolaşırken (muhtemelen fırtınada yıkılmış) devrik bir ağaç buldum akşam yakarız diye kalın bir dalın ucuna sivri bir taşı sarmaşıkla bağlayarak bir balta yaptım ve ağacı kesmeye başladım. Hava kararırken işimi daha yeni bitirmiştim. Kestiğim parçaları bir sarmaşık ile bağlayıp diğerlerini bulmaya gittim. İkisini birQm işe yaradı. akşam ateşimizi yakıp sıcak bir ortamda uyuduk. Bu döngü birkaç gün daha devam etti. Meyvelerimiz tükenmişti tüm adayı gezmemize rağmen hiç meyve bulamadık. Şimdi av zamanıydı...
3.HAFTA İLK AV
Haftanın ilk günü av yapmak için silah yapmaya çalıştık. Ben gidip kalın bir dal buldum sivri bir taşla ucunu keskinleştirerek bir mızrak yaptım, Adnan bir odunu keserek sap oluşturdu sapın üzerine iyice sivrittiği bir taşı sarmaşıkla bağlayıp bir bıçak yaptı.
Furkan ise kıyafetinin belindeki lastiği çıkartıp kalın bir dala bağlayıp sapan yaptı.
Yanımıza son kalan meyveleri de aldıktan sonra ormana girdik. Herkes silahlarını hazır etti. Yavaş yavaş ses çıkarmamaya dikkat ederek yürümeye başladık. İlk olarak bir geyik gördük sonra yanından yavrusu çıkınca o güzel yavrunun annesiz kalmasına gönlümüz el vermedi. Sonra yavrusu olmayan tavşanlar aramaya başladık, zaten geyik öldürsek bile geyiğin eti çok olduğu için güneş altında bozulacaktı. 2 tavşanın kürkünü ve ve iç organlarını temizleyip kamp alnındaki ateşte pişirip yedik sonra da uyuduk.
4. HAFTA EVE DÖNÜŞ
Artık eve dönmeliydik, ailemizi çok özlemiştik. En 1546 mil uzaklıktaydı (tahmini). Gördüğümüz tek gemi nokta kadardı. Kuruluşumuz neredeyse imkansızdı. Tek çare kendi gemimizi yapmaktı.Üç gün boyumca ben ağaç kestim, Adnan gemiyi inşa etmeye çalıştı, Furkan ise et pişirdi. Günlerce süren hazırlıktan sonra her şey hazırdı. Bir gün boyunca sırayla kürek çektik, Küçük adamız artık gözükmüyordu.Yolda giderken tam kurtulduğumuzu sanmıştık ki bir köpek balığı belirdi. Agresif balık tekneye vuruyor suyun içinde hırçınca debeleniyordu. Dayanıksız kayığımız on dakika ancak dayanabildi yanımıza aldığımız mızrakla kendimizi savunmaya çalıştık, Küçük mızrağımız dev balığa karşı işe yaramıyordu. Tam bana saldırmıştı ki suda kan yayıldı beni ısırdığını sandım ama her yerim sağlamdı bir de baktım ki bir zıpkın köpek balığının kafasını boydan boa yarmıştı.
Yanımızda bir balıkçı teknesi vardı..KURTULMUŞTUR.
- Full access to our public library
- Save favorite books
- Interact with authors



- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE(3)
-
COMMENT()
-
SHARE
-
SAVE
-
BUY THIS BOOK
(from $30.99+) -
BUY THIS BOOK
(from $30.99+) - DOWNLOAD
- LIKE (3)
- COMMENT ()
- SHARE
- SAVE
- Report
-
BUY
-
LIKE(3)
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem

COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!