Bu çalışma Milli Eğitim Bakanlığının yürütmüş olduğu "Matematik Seferberliği Projesi" kapsamında hazırlanmıştır.
ISBN No:
978-625-94517-0-1

Editör
Dr. Gülşah SALTIK AYHANÖZ
Doç. Dr. İlknur ÖZPINAR
Teknik Destek ve Dil Uzmanı
Eser KAHRAMAN
Kapak Tasarım
Serdar AKMEŞE
Haziran
2023
ÖN SÖZ
Bakanlığımız, TÜBİTAK ve üniversiteler iş birliğinde matematik dersinin öğrenimini günlük yaşam becerilerine uyarlayarak hem kolaylaştırmak hem de öğrencilerin bu dersi küçük yaştan itibaren sevmelerini sağlamak amacıyla Matematik Seferberliği başlatmıştır. Yeni yaklaşımlarla matematiğin soyut bir ders olmaktan çıkarılması, matematiğin günlük yaşam becerilerine uyarlanarak kalıcı ve severek öğrenmenin sağlanması, öğrencilere bilgi okuryazarlığı becerilerinin kazandırılması bununla birlikte üretkenliklerinin artması amaçlanmaktadır.
Bu amaç doğrultusunda "Niğde'nin Çocukları Matematiğin Tarihini Yazıyor!" sloganıyla, ilimizde görev yapan 15 öğretmenimiz ve her öğretim seviyesinden 36 öğrencimiz bu çalışmada yer almıştır.
Niğde ilinde her öğrenim seviyesinden öğrencilerin Matematik Tarihi'ni dijital öyküleme yoluyla aktardığı bu çalışmanın okuyan herkese matematiğe yönelik farkındalık katacağından eminim. Emeği geçen mesai arkadaşlarım ve akademisyenlerimize teşekkür ediyor, çalışmanın hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.
Halil İbrahim YAŞAR
Niğde İl Milli Eğitim Müdürü
GİRİŞ
Niğde ilinde her öğrenim seviyesinden öğrencilerin Matematik Tarihi'ni dijital öyküleme yoluyla aktarıldığı bu çalışma 2022-2023 eğitim öğretim yılında gerçekleşmiştir. Katılım sağlayan öğrencilere öğretmenleri yol gösterici rol üstlenmiştir. Bu çalışmanın kurgusu katılımcı öğretmenlerimizin işbirliği ile hazırlanmıştır. Öğretmenlerimize "Dijital Öyküleme ve Materyal Hazırlama" konusunda eğitim veren Niğde Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fen ve Matematik Eğitimi bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. İlknur ÖZPINAR'a, katılım sağlayan öğretmenlerimize ve öğrencilerimize özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ederim.
Dr. Gülşah SALTIK AYHANÖZ
Matematik Seferberliği İl Koordinatörü
İÇİNDEKİLER
YÜZYILLAR YAZAR VE ÖĞRENCİ ADI Sayfa No
-MACERA BAŞLIYOR Dr. Gülşah Saltık AYHANÖZ 9-24
Eser KAHRAMAN, Yasemin TAŞKIRAN
-12 000 YIL ÖNCE Dr. Gülşah Saltık AYHANÖZ 25 -39
Elif TEKGÜNDÜZ- Zeynep Reyyan ZOR
-3650 YIL ÖNCE Zeynep DEMİRAY, Gülten KARACA 40-52
Hanife Su ÜNLÜ, Zeynep NASIRCI, Çağrı KORKMAZ
-2600 yıl ÖNCE Faruk ÇETİN 53-63 Eymen Efe ULUPINAR
İÇİNDEKİLER
YÜZYILLAR YAZAR VE ÖĞRENCİ ADI SAYFA NO
-2500 YIL ÖNCE Neslihan TETİK 64-76 Buğlem Nida ALTIPARMAK, Almin AYDIN, M.Emin GÖKTAŞ,
-2300 YIL ÖNCE Serdar AKMEŞE 77-90
Selim DOĞAN, Kıvanç YÜKSEL
4. YÜZYIL Zülal AYDOĞAN 91-115 E. Asya TOSUNER, İ. Ali SERT, A. Kerem ÜNLÜLER
5. YÜZYIL ESER KAHRAMAN 116-135
Metehan YALIN, Zeynep TOKAL, Mustafa KOYUNCU
-7. YÜZYIL Yasemin TAŞKIRAN 136-152
İlayda Akpınar, Arda Öztürk, Muhammed Abdullah Can
İÇİNDEKİLER
YÜZYILLAR YAZAR VE ÖĞRENCİ ADI SAYFA NO
-9. YÜZYIL Sümeyye BAYTÜRE 153-167
Elfin Ada BULUT, Mansur MANSUROĞLU, Doruk SAĞIK
-14. YÜZYIL Ahmet YİĞİT 168-182
Kerem AYHANÖZ, Anıl AYHANÖZ, Zeynep YİĞİT
-15.YÜZYIL Fatma TEKGÜNDÜZ 183-199
Serra AVCUOĞLU, Emre ORHAN, Muhammet Enes ELGAZİ
-16.YÜZYIL Fatma TEKGÜNDÜZ 200-217
Serra AVCUOĞLU, Emre ORHAN, Bedirhan AKDEMİR
-17. YÜZYIL Füsun AKMEŞE 218-245
Ayşenur EROL, Beren AKMEŞE
İÇİNDEKİLER
YÜZYILLAR YAZAR VE ÖĞRENCİ ADI SAYFA NO
-18.YÜZYIL Uğur DEMİRTAŞ 246 -256
Berat ÖZTÜRK
-19. YÜZYIL Naime TÜRKEL 257-268
Deniz ÇELİK, Berat ARISOY
-20.YÜZYIL Zeynep DEMİRAY, Gülten KARACA 269-283
Yusuf Emir DEMİRGÜLÜ, Elif Ada PERÇİN, Mina YABAN
-21. YÜZYIL Sümeyye BAYTÜRE 284-301
Defne KIVAM, Umut ECER, Yiğit TOKUÇ
Eve Dönüş Neslihan TETİK, Dr. Gülşah SALTIK AYHANÖZ 302-307
Burak AYDIN, Ömür AKYURT, Ahmet Eren YAĞIZ
NAHİTA DİYARI
Mavi gezegenimizin ekvatora yakın küçük bir kıtasında Nahita adında bir yer vardı. Nahita'da teknoloji öyle ilerlemiş ki yeni gelişmeler insanlarda eskisi gibi heyecan uyandırmaz oldu. Çocuklar, bilgiye ulaşma konusunda hiç zorluk çekmezken eğitim sistemi bilginin verildiği değil işlendiği bir hale evrildi. Her çocuk bir ressam, mimar, sanatçı, şair olarak anılıyormuş. Evet, yanlış duymadınız! Çocuklar, küçük yaşlarda ne olacağına karar verip eğitimlerine o şekilde devam ediyordu. Okullarda verilen eğitim şimdikinden oldukça farklıydı: Bu okullarda çeşitli zeka türlerine sahip çocuklar bir araya getiriliyor, hepsinin birbirinden öğrenebileceği bir şeyler olduğuna inanılıyordu.


Bir gün bu okulun sınıflardan birine öğretmen gözleri ışıldayarak girdi. Aklında hep parlak bir fikri olan bu öğretmen Bay Projesör'den başkası değildi. Gözleri hep ışıldarmış ışıldamasına ama o günkü heyecanı daha farklıydı. Bu heyecanın onları sürükleyeceği maceradan habersiz “Yüzyılın İcadı“ yarışmasının duyurusunu yapıverdi. Öğrencilerden gruplar oluşturuldu.
Sizce bu gruplardan yüzyılın icadı çıkar mı? Gruplardan Çağrı, Kaan ve Suna’nın oluşturduğu grup oldukça renkli gözüküyordu.






Çağrı matematikçi, Kaan makine mühendisi, Suna ise bilim insanıydı. Neden renkli bir grup dediğimden bahsedeyim isterseniz.



Çağrı, elinde onlarca matematik kitabıyla dolaşması yetmez gibi sürekli bir yerlere takılıp düşmesiyle meşhurdu. Tabi biz ona sakar demeyelim de el-ayak-göz koordinasyonunu tam sağlayamıyor diyelim.
Matematik
Tarihi








Kaan’ı da elinde kargaburun, kulağının arkasında yıldız tornavida ile görmeniz mümkün. Yolda, merdivenlerde, çimenlerde, otobüste makine tamir eden ya da alet çantasındakileri parlatan birilerini görürseniz bu Kaan’dan başkası olamaz. Bunların haricinde yaptığı tek şey ise yemek yemek. Dediğine göre tamir işleriydi onu bu kadar acıktıran.












Suna ise en bilmişleri. Kinaye olarak söylemiyorum. Gerçekten ayaklı bir "Web arama motoru" gibi. Her soruna birkaç saniye içinde cevap verir. Bu özelliğini de gözünde çok büyütmez. Hapşıran insana “Çok yaşa“ demek kadar normal olduğunu söyler. Aynı zamanda pek de uykucu Suna. Onu bir kitabın başında, bir projenin ortasında ya da bir konferansta uyuklarken bulabilirsiniz. Çoğu arkadaşı onun rüyasında öğrendiğini düşünüyor. Suna ise bu durumun bilimsel olarak gerçekleşebileceğine dair makaleleri sıralayıveriyor.
Şimdi neden renkli bir grup olduklarını anladınız mı?









Proje için bir araya geldiklerinde başladılar beyin fırtınasına. Hayır, olsa olsa kasırga olur bu. Tam iki hafta sürdü taslak aşaması. Gecelerini gündüzlerine kattılar. Suna'nın uyumadığı, Kaan'ın bir şeyler atıştırmadığı ve Çağrı'nın da bir şeyleri devirmediği zamanlarda harıl harıl çalıştılar ve kendi icatları PATA’nın taslak aşamasını bitirdiler. PATA da neymiş dediğinizi duyar gibiyim. Sabredin açıklayacağım. Kahramanlarımız taslaklar Projesör'ün onayından geçer geçmez hemen çalışmalara başlayıp PATA’yı hayata geçirmek için kolları sıvadılar.
Yorucu günlerin ardından nihayet PATA hazırdı. Peki Projesör'ün PATA hakkındaki yorumları ne olacaktı?













PATA(Portallar Arası Transfer Aracı) yani bir çeşit zaman makinesi bu!
Projesör, taslağı okuyup hesapları inceledikçe gözlerine bir yıldız daha ekleniyordu. Çocuklar heyecanla bekleye dursun Projesör'ün ağzından çıkan ilk sözcük HA-Rİ-KA oldu.
Çocukların planına göre zamanda yolculuğa çıkan bir kaktüs olacaktı. Çünkü kaktüs dikenleri dolayısıyla bir savunma mekanizmasına sahipti. Kaktüsün zaman yolculuğu sonrası değişimi projelerinin ürünü olacaktı. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Çağrı'nın meşhur sakarlığı üç arkadaşın da PATA ile yolculuğa çıkmasına neden oldu. Peki nasıl mı? Bir sonraki sayfaya lütfen...

Çağrı, çok meraklı olduğu için PATA yolculuğa çıkmadan önce Matematik Tarihi ile ilgili bazı detayları bu araç üzerinden araştırmaya karar vermişti. Bütün yüzyılları sırayla PATA üzerinden araştırıyor ve yeni bilgiler ediniyordu.
PATA











Kaktüsün yolculuk zamanı gelmişti. Suna ve Kaan kaktüsü PATA'ya tam yerleştiriyorlardı ki Çağrı'nın eli zaman makinesinin düğmesine çarptı. Kaktüsü taşıyan üç kafadar zamanda yolculuğa başladılar. Yolculuğun nereye olduğunu bilmiyorlardı. Oysa Çağrı yanlışlıkla PATA'yı Matematik Tarihi ile ilgili yüzyıllara gitmek ve aynı zamanda yüzyıllar arasında geçişler yapmak üzere programlamıştı.
GÜNÜMÜZDEN 12000 YIL ÖNCEYE YOLCULUK
"GÖBEKLİTEPE"
Çağrı'nın farkında olmadan yaptığı hataların hayatlarında büyük bir değişime neden olabileceğini nereden bilebilirlerdi ki? Zamana yolculuk iyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorlardı. Hatta PATA'nın Çağrı tarafından Matematik Tarihi yüzyıllarına göre programlandığının farkında bile değillerdi.
Açılan kapıdan sert inişleri sarsıcı etkideydi. Bu durum Suna, Kaan ve Çağrı'nın bir süre düştükleri yerde uyuyakalmalarına sebep oldu. İlk uyanan Suna'ydı. Uyanır uyanmaz yarı uykulu bakışlarla çevresini incelemeye başladı. Suna; Kaan ve Çağrı'yı da uyandırdı. Etrafı gezip nerede olduklarını anlamaya çalışıyorlardı. Tarih kokusu adeta çevreye sinmiş; kendilerini de oldukça büyülemeye yetmiş, artmıştı bile.
Etraflarında yükselen bu taş bloklar da neyin nesiydi? Devasa büyüklükleriyle bu üç kafadarın ilgisini üzerlerine çekmişti. Çok detaylı bir taş yapıt ile karşı karşıyaydılar. Ayakta duran devasa heykelsi taşların bir parçası “T” harfini simgeliyordu. Acaba bu ne anlama geliyordu, taşların dizilimi hangi zamana işaret ediyordu? Üçü birden zihinlerini zorlayıp akıllarındaki sorulara az da olsa bir yanıt aramaya başladılar? Belli ki Geometrik dizilimlere önem verilen bir zaman dilimindeydiler.




Suna’nın gözlerinde bir ışıltı belirdi. Suna:
-Şu sütunlara bakar mısınız? Neredeyse çapı on metreyi buluyor. Bunlar ne zaman yapılmış olabilir ki?
Kaan:
-Taşların üzerindeki simgeler, avcı-toplayıcı yaşamı anlatıyor sanırım.
Çağrı:
-Ben her şeye matematiksel bakarım arkadaş. Bu mimari eser bir eşkenar üçgeni andırıyor.
Suna hemen araya girdi:
-Hatırladım. Gizli geometrik desenlerin, özellikle de eşkenar üçgenin olduğu mimari bir eser vardı. Ama o eser neydi? Açken hatırlayabilmem oldukça zor, karnım da guruldamaya başladı bu arada. Gelin insanların yerleşim alanlarını arayalım. Hem de yiyecek bir şeyler de bulmuş oluruz.



5 saat sonra…
Çağrı:
-Saatlerdir yürüyoruz. Çok ama çok yoruldum. Ayaklarım da şişti, üstelik çok da acıktım.
Suna:
-Ben artık bir yerleşim yeri bulabileceğimiz konusunda umudu yitirmeye bile başladım. Hatta avcı-toplayıcı yaşam şeklinin olduğu bir zamanda bile olabiliriz. Mağaranın duvarlarındaki kaya resimlerine baksanıza!
Kaan:
-Evet, duvarlarda bazı semboller var. Önceki mimari eserlerde de böyle semboller vardı.
Büyük bir sessizlik ortama hakim olmaya başladı. Sadece cıvıldayan kuşların sesi cılız bir şekilde duyuluyordu. Çağrı heyecanla karışık:
-Evet, şimdi buldum!
Suna:
-Neyi buldun? Buradan nasıl çıkabileceğimizi mi buldun yoksa?
Çağrı:
-Hayır, hangi yüzyılda olduğumuzu sanırım bulabilirim. Ben PATA üzerinde Matematik yüzyıllarına dair araştırmalar yapmıştım. Avcılık-toplayıcılığın çok eski zamanlara dayandığını biliyorum. İyi de öncelikle PATA'ya ulaşmamız lazım ama nasıl ulaşacağız ki?
İçinde bulundukları bu duruma yönelik merakları iyice arttı. Şu anda dünyanın neresindeydiler, hangi zaman dilimindeydiler, kimler yaşıyordu burada?
Artık iş Suna'ya düştü. Bütün zihnini bu sorulara tatmin edici cevaplar verebilmek için kullanıyordu adeta. Ama gözleri kapanmak üzereydi, uykusuna yenik düşüyordu. Geceyi geçirmek için bir mağara aradılar. Göle yakın bir mağara bulup derin bir uykuya daldılar. Sabah olmuştu. Bir gurultu sesi üçünü de derin uykularından uyandırdı. Çağrı:
-Artık karnımdan gelen seslere hakim olamıyorum. Yiyecek bir şeyler bulmalıyız. Şu an bir aslan kadar açım. Kaan küçük bir kahkaha atarak:
-İlerde küçük bir göl var, gölden balık tutabiliriz bence.
Kaan ve Çağrı balık tutarken Suna çakmak taşı aradı. Sonunda balıklar tutuldu, çakmak taşıyla ateş yakıldı ve afiyetle balıkları yediler. Ama Suna'nın aklı hala nerede olduklarındaydı.












Suna:
-Dün gördüğümüz yeri tekrar incelemeye ne dersiniz? Nerede olduğumuzu ancak bu şekilde bulabiliriz. Çağrı ve Kaan bu fikri beğendi. Hızlı ve meraklı adımlar kim bilir onları nereye götürecekti?
5 saat sonra…
Suna:
-Burayı resimlerde görmüş gibiyim. Bu T sütunlar, taşların üzerindeki semboller… Tabi ya buldum işte! Arkadaşlar burası “GÖBEKLİTEPE”. Göbeklitepe Mısır piramitlerinden 7 bin 500 yıl daha önce yapıldı. Ayrıca yerleşik hayatı simgeleyen ve tarımı işaret eden buğdayın ilk izleri Göbeklitepe'de bulundu. Dinler tarihini de etkileyen Göbeklitepe, aynı zamanda bilinen ilk ibadet merkezi. Göbeklitepe şu ana kadar bulunan mimari yapıların en eskisi. Burayı ilk haliyle görmek bizim için gerçekten büyük bir şans. Gelin hadi yakından inceleyelim. Tarihin en eski yapıtıyla karşı karşıyayız. Bu nedenle PATA’ya minnettar olmalıyız.



Üç arkadaş saatlerce Göbeklitepe’yi gezdiler, incelediler. Girmedikleri bölüm, dokunmadıkları duvar kalmadı.. Böylesine eski bir tarihi eseri inceledikleri için çok mutlulardı. Yine uyku bastırmaya başladı. Her taraf taş olduğu için nereye yatacaklarını bulamadılar. Yatacak bir yer aramaya başlamışlardı ki portallar arası geçiş kapısı açıldı. Üç arkadaşın şaşkınlıklarıyla bir sonraki yüzyıla doğru yolculuk başladı. Belli ki Göbeklitepe’deki yolculukları sona ermişti.




GÜNÜMÜZDEN 3650 YIL ÖNCEYE YOLCULUK
''RHİND PAPİRÜSÜ''





Açıldı kapılar
Taştı sular,
Kayboldu tarlalar...
Dünyanın gizem merkezi,
Gizemli toprakların yaşam kaynağı "Nil Nehri’nin’’ kıyısında buldular kendilerini.
Suna heyecanla haykırdı. Burası Eski Mısır'ı bereketli damlalarıyla sulayan Nil Nehri.
Çağrı ve Kaan, etrafta olup bitenleri anlamaya çalışıyorlardı.
Suna:
-Nil Nehri yine taşmış ve bütün tarlalar, bahçeler sular altında kalmış.
Kaan:
-Her yer çamur içinde köylüler perişan, tarlalarının sınırlarını bulmaya çalışıyorlar.
O sırada imdat sesleri geldi.







Köylülerin tarlalarının sınırlarını yeniden belirleyip ölçüm yapmaları için ünlü matematikçiler getirilmiş.
İmdaaattt!

Aman Allah'ım! Çağrı çamura mı gömülmüş yoksa ben yanlış mı görüyorum.



Çağrı'nın yardımına koşan matematikçiler, ellerindeki düğümlü halatla Çağrı'yı kurtarmayı başardılar. Çağrı'nın dikkatini ipteki düğümler çekti. Eşit aralıkta on bir düğüm olduğunu fark eden Çağrı bu düğümlerin ne işe yaradığını düşünürken, bizim çok bilmiş Suna:
-Bunlarla tarlaları mı ölçüyorsunuz?
Matematikçilerden biri gülümseyerek:
-Evet, bu halatları ölçüm yaparken kullanıyoruz, dedi.
Kaan çok acıkmıştı, Suna ise yorgunluktan Nil Nehri'nin kenarında uyuyakaldı. Çağrı çamurdan kurtulmanın sevinciyle matematikçilerin yanından hiç ayrılmıyordu.
-Ben de sizlere yardım edebilir miyim?
Matematikçilerden uzun boylu, heybetli olanı Çağrı'nın yardımseverliği karşısında memnun oldu, yardımını seve seve kabul ediyoruz, dedi. Çağrı'ya arkadaşlarının nerede olduğunu sordu. Çağrı, heyecanla irkilip sağını ve solunu yokladı. Suna ve Kaan, yanında değillerdi. Telaş içinde onları aramaya koyuldu. Bir de ne görsün? Suna nehrin kenarında uyurken Kaan ve köylüler bağdaş kurmuş yemek yiyordu.
Çağrı arkadaşlarını bulunca, ölçüm yapan matematikçilerin yanına gittiler. Matematikçilerden kısa boylu tıknaz olanı :
-Gençler, sanırım bize yardım etmek istiyorsunuz?
Çağrı: Evet, efendim.
Kaan :Büyük bir zevkle.
Suna: Kesinlikle.
-O zaman tanışalım. Ben Ahmes. Elimizde görmüş olduğunuz bu halatlarla tarlaları ölçmek istiyoruz, dedi. Kaan:
-Aaaa, ne kadar güzel bir fikir! Ahmes:
-Sizlerden, üçgen şekiller oluşturmanızı isteyeceğim.
Matematikçiler ve kahramanlarımız üçgenleri oluştururken, 12 aralıklı halatı; 3, 4, 5 birim olarak ayırdılar. Kaan halatın 2 kenarının birbirine dik olduğunu fark etti.








Ahmes, yaptıkları tüm hesaplamaları sarı renkli bir kağıda not ediyordu. Kaan merakla sordu:
-Elinizdeki bu kağıdı daha önce hiç görmemiştim. Bunları nasıl elde ediyorsunuz? Ahmes hafif bir tebessümle:
-Mısır'a hayat veren Nil Nehri'nin etrafında yetişen su bitkisinin gövdesinden elde ediyoruz. Çocukların merakı iyice arttı. Ünlü matematikçilerle birlikte ölçümler yapıyorlar, yaptıkları ölçümleri papirüs kağıtlarına not ediyorlardı. Suna merakla matematikçilere sordu:
-Papirüsleri sadece yaptığınız ölçümleri not almakta mı kullanıyorsunuz?
Ahmes:
-Tabii ki hayır! Matematikle ilgili yaptığımız her türlü çalışmayı bu kağıtlara not ediyoruz. Çağrı yeni bilgiler öğrenmenin heyecanıyla:
-Eski Mısır'da matematikle ilgili neler yapılıyor?
Ahmes:
-Çağrı, matematiği birçok yerde kullanıyoruz. Nil nehrinin akışını düzenlemek ve piramitleri yapmak bunlardan sadece birkaçı.
Suna elinde bir tablet varmış ve arama motorundan bilgileri aktarıyormuş gibi anlatmaya başladı. Eski Mısırlılar, çarpma işlemini ardışık toplamalara dönüştürerek yaparlardı.
Kaan ve Çağrı şaşkınlıkla ''Nasıl yaniii!''

Suna anlatmaya devam etti:
-Örneğin bir sayıyı 14 ile çarpmak:
(2+4+8)=14' ü elde ettiğimiz için 14 sayısını 2,4,8 ile
çarpıp bu sayıları toplarız. 14 ile 17'yi çarpalım.
17x2=34
17x4=68
17x8=136
Bu sayıları topladığımızda 17 ile 14 sayısının çarpımını elde ederiz.
(34+68+136=238)
Çağrı:
-Evet bunu biliyordum, dedi.
Bir matematikçi kolay yetişmiyor, diye gülümsedi.
Kaan yeni şeyler öğrenmenin mutluluğu ile papirüs kağıtlarını merakla inceledi. Ahmes, elindeki papirüsleri Çağrı'ya vererek:
-Bunlar işinize çok yarayacak, geleceğe ışık tutacaksınız.
Heyecandan papirüsleri elinden düşüren Çağrı panikle toplamaya koyuldu. Suna ve Kaan, Çağrı'nın bu haline içten içe güldüler.




Suna, Kaan ve Çağrı Ahmes ile konuşmanın mutluluğunu yaşarken birden köylülerin bağırışlarına şahit oldu:
-Yaklaşıyor koşun koşun, Nil taşıyor.
Sular altında kalmamak için hızla oradan uzaklaştılar. Kendilerini başka bir yüzyıla taşıyacak kapının açıldığını fark eden Suna, Çağrı ve Kaan; Ahmes’e minnettar olarak Mısır'ın sıcak havasına veda ettiler.





2600 YIL ÖNCE
GÜNÜMÜZDEN 2600 YIL ÖNCE
"ARŞİMET"




Üç maceraperest arkadaş kendilerini gizemli bir mağarada buldular. Suna meraklı gözlerle etrafı incelemeye başladı.
Kaan:
-İleride ışıklar görünüyor. Orada yaşayan birileri vardır mutlaka.
Birkaç saat yürüdüler. Attıkları adımlarla acıkmaları doğru orantılıydı sanki. Çok acıkmışlardı. Sonunda bekledikleri gibi bir yerleşim yerine rastladılar. Buradaki insanlar ne kadar farklı giyiniyorlardı! Etrafa sorup soruşturduktan sonra eski bir İtalya şehri Siraküza'da olduklarını öğrendiler. Suna:
-M.Ö. 212 yılındayız arkadaşlar.
Çağrı bir anda haykırdı:
-Arşimeet!
Çocuklar çok heyecanlandılar. Tüm zamanların en büyük matematikçi, fizikçi ve mucitlerinden biri olan Arşimet'le tanışmak için sabırsızlandılar. Arşimet'i aramaya başladılar ama bilmedikleri bir şey vardı: o da Arşimet'i nasıl bulacaklarıydı. Suna etraftaki insanlara Arşimet'i nerede bulabileceklerini sordu. Önlerine iri kıyım, dev gibi bir adam çıktı.

Çocuklara nereden geldiklerini sordu. Çağrı "Uzaklardan ama çok uzaklardan geliyoruz." dedi. Adamın çocuklara yönelik şüpheleri artmaya başladı. Kalın bir ses tonuyla bir daha sordu:
-Nereden geliyorsunuz?
Çağrı soğukkanlılığını koruyarak:
-21. yüzyıldan geliyoruz. Adam inanmış gibi yaptı ve elini kaldırdı. Artık başka bir sorunları vardı. El işaretini gören askerler, bu çocukların diğer insanlardan farklı olduklarını anladılar. İçlerinden bir asker:
-Padişahın yanına götürelim, o ne yapacağımızı söyler.




Çocukları padişahın yanına götürdüler. Padişah:
-Eveeet çocuklar, söyleyin bakalım, ülkeme gelme sebebiniz nedir?
Suna padişaha saygılı ve nazik bir biçimde:
-Arşimet'i arıyoruz padişahım, bize yardım edebilir misiniz?
Padişah da çocuklara bu konuda onlara yardımcı olabileceğini söyleyip Arşimet'i bulup saraya getirmelerini emretti. Arşimet saraya geldi ve ilk işi kendilerini arayan bu çocuklarla sohbet etmek oldu. Arşimet onları devasa büyüklükteki kütüphanesine davet etti. Çocuklar yalnız olduklarından emin olduktan sonra Arşimet'e yaptıkları zaman makinesinden ve yolculuklarından bahsettiler.

Arşimet çocukların anlattıklarına pek inanmamış gibiydi. Bu meraklı ve matematiğe ilgili çocuklara icatlarını gösterip anlatmaya başladı:
-Çocuklar bu vida, suyu alçak alanlardan daha yüksek bölgelere kaldırmaya yarıyor.
Arşimet sulama sistemlerinin nasıl kullanıldığını anlattıktan sonra suyu bir kaptan başka bir kaba aktararak nasıl çalıştığını gösterdi. Çağrı, Arşimet vidasını kullanmak için izin istedi ve vidayı kullanarak suyu yukarı doğru çekti. Çağrı'nın pratik kullanımı Arşimet'in dikkatini çekti.




Banyo yaparken bu ilkeyi nasıl keşfettiğine dair ünlü hikayeyi anlattı. "Eureka!" diye heyecanla bağırışını, yarı çıplak ve sırılsıklam şehrin sokaklarında keşfi hakkında bağırarak koşan görüntüsünü anlattı. Üç arkadaş Arşimet'in bu anısını dinlerken gülmemek için kendilerini zor tuttular. Arşimet “İnsan bir şeye odaklanırsa nerede olursa olsun o fikir insanın aklından çıkmaz. Bu nedenle de bu keşfi tam olarak hamamda yıkanırken buldum.” dedi gülerek.

Çağrı heyecanla vidanın kulpunu çevirince kulp bir anda elinde kalıverdi. Çağrı'nın sakarlığı yine başına dert açmış ve çok mahcup olmuştu. Ama Arşimet, bunu hiç önemsemedi, parçayı tamir edebileceğini söyleyip “Asla denemekten vazgeçme evlat.” diyerek, Çağrı'yı cesaretlendirmişti. Ardından Arşimet, onlara Kaldırma Kuvveti İlkesi'ni tanıttı. Bu ilke, nesnelerin suda nasıl yüzdüğünü veya battığını açıkladı.







Kapı yeniden açıldı. Bu, Arşimet'ten ayrılacakları ve heyecan verici serüvenin sonuna geldikleri anlamını taşıyordu. Vedalaşıp kapıya doğru ilerlediler. Arşimet'ten ayrılmayı hiç istemiyorlardı ama kapıdan geçmezlerse hep bu yüzyılda kalacaklardı. Hızla kapıya doğru ilerleyip yeni bir yüzyıla geçiş yaptılar.



GÜNÜMÜZDEN 2500 YIL ÖNCE
"PİSAGOR OKULUNA YOLCULUK"






Etraf zifiri karanlıktı.
Altıncı kapı karanlığın içinde bir yıldız gibi parlıyordu. Çağrı, Suna ve Kaan kapının üzerindeki yazıyı daha net görebilmek için kapıya yaklaştılar.
Kapıda “AGEOMETRETOS MEDEİS EİSİTO.” yazıyordu.
Çağrı'nın aklına “Matematiğin Tarihi” kitabı gelince heyecanla ‘’Kitaptaki yazı! M.Ö. 500’deyiz.” dedi. “Pisagor içerde mi acaba?” diye düşündü kendi kendine. Suna, Latince “Geometri bilmeyen giremez yazıyor.” dedi ve hep birlikte kapıya yaklaştılar.





Kapının üzerinde altıgen bir kol, altıgenin içerisinde de bir üçgen yer alıyordu. Kaan köşesinden tutarak üçgeni yana doğru çektiğinde üçgenin kendi etrafında döndüğünü fark etti. Kontrol ettiğinde altıgen de aynı şekilde dönüyordu. Çağrı kitabı hatırlayarak her şekil iç açıları kadar dönmeli dedi. Üç kafadar ellerini aynı anda şekillerin üzerine koyarak sırasıyla üçgeni yarım tur, altıgeni iki tam tur çevirdiler ve kapı açıldı.


Kapının üzerinde altıgen bir kol, altıgenin içerisinde de bir üçgen yer alıyordu. Kaan köşesinden tutarak üçgeni yana doğru çektiğinde üçgenin kendi etrafında döndüğünü fark etti. Kontrol ettiğinde altıgen de aynı şekilde dönüyordu. Çağrı kitabı hatırlayarak her şekil iç açıları kadar dönmeli, dedi. Üç kafadar ellerini aynı anda şekillerin üzerine koyarak sırasıyla üçgeni yarım tur, altıgeni iki tam tur çevirdiler ve kapı açıldı.






Karanlık, büyük bir oda.. Tavandan vuran gün ışığının adeta bir ağaç gibi aydınlattığı alan içerisinde oturan ve ağacın dallarını oluşturan yaklaşık elli kadar çocuk... Çocuklar; ayakta dimdik duran, uzun boylu, ihtiyar bir adamın etrafına dizilmiş; adamın elindeki çubukla toprak zemine çizdiği şekillere bakıyorlardı.











Pisagor olduğu anlaşılan bu adam, kaçak misafirlere bakarak gülümsedi ve diğer öğrencilerin ortasındaki boşluğu işaret etti. Çağrı, Kaan ve Suna bu boş alana oturarak Pisagor’u merakla dinlemeye başladılar.


Her öğrenci 10 sayısı gibi özeldir. İlk dört sayının toplamının 10 olması tesadüf değildir. 10 evrendeki her şeyin temelidir. Bu okulun öğrencileri için 10 sayısını oluşturan ilk dört sayı şunları temsil eder:
1-Araştırmak
2-Sorgulamak
3-Doğrulamak
4-Paylaşmak

Bu sırada çocukların gözleri Pisagor’un hemen arkasındaki duvarda beyaz tebeşirle yazılmış bir yazıya takıldı. Bu yazı Pisagor okuluna yakışır şekilde ilginç ve farklıydı. Şöyle yazıyordu:





Hemen sağ taraflarındaki duvarda ise, tavandan aşağıya doğru sarkan ince zincirlere asılmış, birbirlerine ritmik bir şekilde çarparak dinlendirici bir melodiye hayat veren toplar bulunuyordu.
Topların altında: “Sayılar da sesler gibi bir melodinin parçasıdır. Melodiler insanları, sayılar evreni tamir eder” yazıyordu.









Sol taraftaki duvarda ise yaldızlı rakamlar ve işaretlerle oluşturulmuş, mum ışıklarıyla aydınlanan çarpım tablosu vardı. Göz alıcı bu tablonun üzerinde gümüş gibi parlayan muhteşem bir yazı yer alıyordu: “Hiçbir sayı yakınındakiyle çabuk büyümez. İnsan da sayılar gibidir. Eğer çabuk büyümek istiyorsan kendini bilgi olarak yakınındaki ile değil, en uzağındaki ile çarpmayı dene. Herkes uzağındaki kadar büyür.”





Çocukların etrafı incelemekle meşgul olduğunu gören Pisagor, yüksek sesle “Buraya bakın çocuklar!” diyerek tüm dikkatleri üzerine çektikten sonra diğer şekillerden kalan boşluğa bir dik üçgen çizdi. Tüm çocuklara hitaben:
“Uzun zamandır bu üçgen üzerinde çalışıyorum. Bu üçgenin diğer tüm üçgenlerden farklı olduğunu düşünüyorum. Uzun kenarın ölçüsünün diğer kenarların ölçüleriyle matematiksel bir ilişki içinde olduğunu biliyorum. Ama şu an için bu konudaki fikirlerim net değil. Sizlere de bu üçgen, diğer üçgenlerden farklı geliyor mu çocuklar?" dedi.







Çocuklar, birbirine bakarak gülümsedi. Suna, Çağrı ve Kaan’a göz kırptı ve ayağa kalkarak söz aldı. “Efendim, uygun görürseniz, tüm arkadaşlarımızın yardımıyla bu konudaki fikirlerimi sizinle paylaşmak isterim ancak müsaade ederseniz önce tüm şekilleri silip büyük bir dik üçgen çizmek istiyorum." dedi. Pisagor, Suna’nın ışıl ışıl gözlerine bakarak “Buyur bakalım, küçük hanımefendi. Ders senindir.” dedi gülümseyerek. Geriye çekilip şaşkın bakışlarla olan biteni izlemeye başladı.



Suna, Kaan ve Çağrı’yı yanına çağırdı. Ne yapacakları konusunda aralarında anlaştılar. Kaan, kendisi ile birlikte üç ; Suna, kendisi ile birlikte dört kişiyi yanına alarak her biri kendi grubuyla dik üçgenin her iki dik kenarına geçtiler. Bu sırada Çağrı kendisiyle birlikte beş öğrenciyi yanına alarak dik kenarları birleştiren, Pisagor’un henüz adını bile bilmediği, hipotenüs üzerinde yerini aldı. Pisagor şaşkın bakışlar arasında olanları izlerken , Suna diğer öğrencileri yanlarına çağırdı. Üçgenin dik kenarlarında dokuz ve on altı ,hipotenüs üzerinde yirmi beş öğrenci sıralandı. Kaan ve Suna’nın bulunduğu kenarlardaki herkes Kaan’ın talimatı ile aynı anda kollarını kaldırdılar yine talimatla ellerini indirdiklerinde Çağrı’nın bulunduğu kenardaki herkes ellerini kaldırdı ve bizim üç kafadar Pisagor’a bakarak gülümsediler.









Pisagor ellerini kaldıran her iki grubun da sayılarının eşit olduğunu anlayınca heyecanla arkasını döndü. Yaklaşık bir dakika sonra, yani dik kenarların ölçülerinin karelerinin, uzun kenar ölçüsünün karesine eşit olduğunu anladığı vakit, heyecanlı gür bir sesle “BULDUMMM!” diye bağırdı.








Pisagor, çocuklara teşekkür etmek için arkasını döndüğünde bir de ne görsün! Çocukların yerinde yeller esiyor. Bakışlarını bir anda çıkışa, sınıfın kapısına doğru çevirdi. Sınıf kapısının kendisine dönük yüzünde farklı el yazılarıyla yazılmış 6, 28 ve 496 sayılarını gördü ve şaşkınlıkla gülümsedi. Bu çocukların “Mükemmel Sayılar”ı bilen, farklı bir zamandan gelen müthiş çocuklar olduğunu anlaması uzun sürmedi.
Bu sırada çocuklar, yeni maceralar için, çoktan kapıdan geçmişlerdi.








GÜNÜMÜZDEN 2300 YIL ÖNCE
"ÖKLİD'E ZİYARET"


Makedonya Kralı Büyük İskender'in Avrupa'dan başlayarak Asya'yı saran kavurucu rüzgarı, zamanın çarklarını fizik kurallarının üzerinde çeviriyor. Bu askeri deha, Teselya'yı alıp Persleri yendikten sonra karşısına kim çıkarsa önüne kata kata Mısır'a kadar çabucak geldi. Çünkü kısacık yaşamına sığdırması gereken çok şey vardı İskender'in. Dünyanın da büyük bir değişime ihtiyacı vardı.

Onu da Makedonyalı Büyük İskender gerçekleştirdi. Şimdiki İskenderiye topraklarına, adını verdiği şehri kurdu. Bu muhteşem şehirde muazzam bir bilim merkezi açtı. Devasa bir de kütüphane kurdu. İşte böyle bir tufan sonrasında güneş, her gün batımında ufukları kızıl renge boyayan güneş, şimdi gitmekle kalmak arasında kararsızdı. Okyanusta dalgalar sakinleşti, zaman ehlîleşti, fırtına dindi. Sonunda İskender, sonsuzluğa göçüp gitti .
Bir fenerden çıkan rengârenk ışıklara âşık güle oynaya kaderine ilerleyen pervaneler gibi dünyada ne kadar bilim aşığı varsa şimdi kendini İskenderiye'nin ışığına pervane ederek, okyanuslar aşıp dağlar kazarak, çöller geçerek, türlü mihnetlere katlanarak akın akın İskenderiye'ye akıyor. Peki, ne için? İşte bu kader ortakları; yanacağından habersiz ya da bile bile, ışığın büyüsüne kapılıp kendini feda edecek. Olsun! Yaşamdan anladıkları tek şey bu değil miydi zaten? İşte Öklid de onlardan biri, belki en çılgınca döneni!
Kapısında “Geometri bilmeyen bu kapıdan içeri giremez!” yazısının asılı olduğu Atina'daki Platon Akademisinde fizik ve astronomi alanında temel eğitimini alıp Mısır Kralı I. Ptolemy tarafından İskenderiye'ye davet edildiğinde tüm gözler, adı Öklid olan bu adama çevrilmişti.




Bu tuhaf kılıklı, garip bakışlı adam; her gün doğumundan önce fenerin ışıkları sönmeden, tek kolu açıkta bırakan uzun urbasıyla dolaşır; gün içinde pek kimseyle konuşmadan çalışmaları sürdürürdü. Sırtındaki hafif çıkıntı ise daima onunla birliktedir. İskenderiye'de açtığı okulun kısa zamanda en gözde öğretmeni olan Öklid, tüm Mısır halkı tarafından tanınmaya başlamıştı. İşte bu sıralarda geceler dahil yıllarını verdiği “Elemanlar” adlı kitabını yazmaktaydı.
İşte o günlerin birinde İskenderiye sahillerini derin bir kum bulutu kapladı. Bu üç farklı giyimli çocuk sahilde gezmeye başladı. Çağrı, nemli havanın üzerlerinde bıraktığı yapış yapış histen kurtulmak için deniz suyuyla yüzlerini yıkamaya başladı.






Aynı yapış yapış hissi az sonra Suna da hissedip " Keşke mayomu getirseydim." sözleri gayri ihtiyari ağzından çıktı. Çağrı içinden sadece “Ah bu kızlar! Sanki buraya tatile geldik.” demekle yetindi. Uzun bir şerit gibi uzanan İskenderiye'nin serin sularının daveti karşısında neredeyse giysileriyle suya atlayacaktı, vazgeçti. Çünkü Kağan, oyalanmadan bir yerleşim yerine gitmeleri gerektiğini söylüyordu. Üçü birlikte yola koyuldular. Ayakkabılarından içeri dolan kumlara, boğucu sıcağa, döktükleri tere söylene söylene; yer yer, düşe kalka, arada birbirlerine vura çarpa yürümeleri görmeye ve duyulmaya değerdi.



Bilim ve gelişmeye Öklid kadar meraklı bu kral, geometri öğrenmenin kısa bir yolunu arayan sorusuna Öklid’in şu cevabı üzerine donakaldı: Geometriye giden bir kral yolu yok kralım! Bu cevap krala yetmişti. Geometri öğrenmek ülke yönetmeye benzemiyordu.
Salt gerçeklik dışında hiçbir şey kabul etmeyen bu alanda ilerlemek hiç kolay değildi. Suna, Kağan ve Çağrı; nihayet Öklid’in okuluna gelmişlerdi. Bitkin haldeydiler ama Öklid’le tanışacak olmaları fikri onlara nefes oluyordu. Ellerinde garip şekilli birtakım aletler, koltuklarında papirüs benzeri şeyler, çeşit çeşit nesneler ve icatlarla gelip geçen insanlar; kim bilir nelerin kilometre taşlarını adımlıyorlardı. Öklid’in bulunduğu odayı sorarak buldular. Kimse onları garipsemedi. Onlar buradan ayrıldığında da kimse bu ayrıntıyı hatırlamayacaktı.







Penceresinden ışıklar süzülen odaya girdiklerinde Öklid’i her zamanki gibi rahleye benzer bir çalışma masasının önünde, öne eğilmiş bir şekilde garip çizimler yaparken ve yine umursamaz tavırlarıyla buldular. Bir süre beklediler. Öklid'in konuşmaya pek niyeti yoktu. Çocuklar da dili tutulmuş, ne diyeceğini unutmuş gibi birbirlerine bakıyordu. Kağan, tüm cesaretini toplayarak söze başladı: “Bizler gelecekten geliyoruz. Sizi de çok iyi tanıyoruz. Ders kitaplarımızda hala sizin teoremleriniz öğretiliyor. 21. yüzyılda bile eseriniz geometrinin mihenk taşı kabul ediliyor. Sizin postulatlarınız hala bilim kurumlarında okutuluyor.” gibi övgü dolu sözler sıraladı.


Bu zaten çok konuşmayan, uzun sakallı, Atinalı adam; kendinden bahsetmeyi sevmeyen kişiliğiyle sadece hafif bir gülümsemeyle yetinmişti. Kağan, Öklid’i konuşturmak için birkaç başarısız çıkış daha yaptı. Fakat tüm girişimleri sonuçsuz kalınca bir süre odayı ve çeşitli alet edevatları incelemekle yetindiler.
Bu meraklı üçlü, İskenderiye’de zamanın dolduğunu fark ettiklerinde Öklid’in ağzından nihayet şu sözler çıktı: “Şunu asla unutmayın gençler! Doğanın kanunları, Yaratanın matematiksel düşünceleridir.” Sonra ekledi: “Bir doğru istenildiği kadar uzatılabilir ve iki noktadan bir ve yalnız bir doğru geçer.” Sonra dudaklarındaki gülümseme bir anda dondu.




Çabucak oradan ayrılan çocuklar, geldikleri yollardan tekrar sabırla yürüyerek, kum tepelerini birer birer aşarak, düşe kalka, birbirlerine vura çarpa ilerlediler. Kapı açıldı ve artık gitme vaktinin geldiğini anladılar. Yanakları pembe pembe, dudaklarında mahzun bir gülümsemeyle İskenderiye ve Öklid’e el sallarken Fener’in mavi, mor, kehribar ışıkları yüzlerini okşuyordu.

4. YÜZYILA SEYAHAT
"HYPATİA"






Suna, Kaan ve Çağrı'nın portallar arası yolculuğu nefes kesici şekilde devam ediyordu. Bu defa beliren kapılar üzerinde matematiksel bir çok işlem vardı. Toplamalar, çıkarmalar, bölmeler, üçgenler, küreler hatta üslü sayılar… Bu durum çocukları çok şaşırttı. Bunu gören Çağrı, istemsizce kendini kapı üzerindeki işlemleri yaparken buldu. Çağrı'nın fısıltılarına kulak kabartan Suna, işlemlerin doğruluğunu bilirkişi edasıyla kontrol ediyordu. Kaan ise daha fazla bekleyemeyeceğini söyleyip kaktüsü Çağrı'nın elinden bir hışımla çekerek portal kapısından geçti.








Kapının aralanmasıyla yüzlerine sıcak ve nemli bir hava çarptı. Bu havalar tam da kaktüsün seveceği havalardı. Sadece kaktüsün mü? Suna’nın da sevdiği havalardı bunlar. Bir ağaç gölgesinde derin bir uyku hiç de fena olmazdı. Ama bu gizemli zaman dilimini keşfetme dürtüsü ağır bastı.
Çocuklar ve kaktüs merakla etrafı gezmeye başladılar. İleride çarşaf gibi serilmiş masmavi denizi ve kıyıya serpiştirilmiş sandallardaki balıkçıların telaşını fark etmeleri gecikmedi. Burası denize kıyısı olan bir liman şehriydi.





Etraftaki pamuk tarlalarında birçok insan çalışıyordu. Belli ki hasat zamanıydı. Çocuklar, konuşabilecekleri birilerini bulma ümidiyle tarlaların kenarında dinlenen insanların yanlarına doğru ilerlediler. Her şeyi İnternet arama motoru hızıyla bilen Suna’nın kent sakinlerinin konuşmalarından ve giyimlerinden buranın bir Mısır şehri olan İskenderiye olduğunu bilmesi çok da zaman almadı. Bunu duyan Kaan’ın birden ağzı sulandı. Gözleri humus yiyebileceği bir yerler aradı. Geçmiş zamanda da bu mükemmel lezzeti tatmamak olmazdı. Çağrı’nın aklı ise hala kapıdaki sayılar ve yarım kalan işlemlerin gizemindeydi.
Çağrı hemen öne atıldı. Tabi ki bu kıvrak hareketi sakin bir şekilde sonuçlanmayacaktı. Paldır küldür yere yapışırken neredeyse Mina’yı da kendisiyle beraber düşürecekti. Çağrı’nın bu hali sadece çocukları değil Mina’yı da eğlendirmişti.
Merhaba, ben Mina. Buraya yabancı olduğunuz çok belli. Giyiminiz tuhaf ve şaşırmış görünüyorsunuz. Birini mi arıyorsunuz?
Onların bu şaşkın ve meraklı bakışlarını, dinlenmek için tarladan çıkan bir kız farketti. Merakla çocuklara doğru yaklaştı.


Merhaba, biz matematik meraklıları olarak şehrinizi gezmek için buradayız.
Komik duruma düşmeye alışkın olan Çağrı çabucak toparlandı. Üstünü başını silkelerken hemen lafa daldı.
Bunu duyunca gözleri ışıl ışıl olan Mina, İskenderiye Kütüphanesinde felsefe, matematik, astronomi dersleri veren Hypatia'dan bahsetti.
Hypatia'nın adını duyan Çağrı, “Platon'un ruhu, Afrodit'in bedeni” diye anılan Hypatia'yı hemen anımsadı. Suna ise büyük bir keşif yapmış edasıyla 4. yüzyılda olduklarını bir çığlıkla arkadaşlarına müjdeledi. Mina bu duruma anlam veremezken; Kaan, dirseğiyle Suna'nın karnına hafifçe dokundu.
Hypatia; hem devrin en güzel kadını hem de ilk matematik derslerini aldığı dönemin ünlü matematikçisi Theon'un kızıydı.


Mina, onları İskenderiye Kütüphanesine götürdü. Kaan’ın gözleri hala yol boyunca humus yiyebileceği bir yerler arıyordu.
Kütüphane bahçesinde onları bir bilgin daha bekliyordu. Cüsseli, uzun sakalları, elindeki papirüslere odaklanmaktan kırışmış alın çizgileri ve bilimin ışığını arayan renkli gözleriyle bu kişi Hypatia’nın babası Theon’dan başkası değildi.
Papirüslerin üzerindeki yazıları neredeyse ışık hızıyla fark eden Suna, bunların “Öklid’in Elementleri” olduğunu hemen anladı.
Mina hocasını selamlarken ona doğru büyük bir saygıyla eğildi. Bahçeye giren tuhaf giyimli bu üç çocuğu süzen Theon, kahverengi gözlerini çalışmasından kaldırırken eski bir öğrencisini görmenin mutluluğu ile Mina’nın selamını aldı. Mina hocasına arkadaşlarını tanıttı, onların burada bulunma nedenlerini ve Hypatia’ yı görmek istediklerini söyledi.

Matematik keşfine çıkan bu üç yabancının elindeki kağıtlara olan merakı Theon’un dikkatini çekti.
Öklid bağıntıları bunlar, bilir misiniz?

Bildiklerinin ne kadarının bu yüzyıla ait olduğuna emin olamayan Suna, ne diyeceğini bilemeden geveledi:

Sanırım evet ama Hypatia’ nın babasından öğreneceğimiz çok şey olduğuna eminim efendim.
Bu cevaba gülümseyen Theon hemen çizimlerini gösterdi ve ekledi:
İşte burada iki farklı üçgen var çocuklar. Bu üçgenlerde aynı kenara komşu olan açılar da aynı. Bundan dolayı benzer kenarların hepsi arasında bir oran vardır.




Theon’un bahsettiği üçgen benzerliklerinden başkası değildi. Bu konuya isimlerini bilmek kadar hakim olsalar da dinlemek büyük bir haz verdi çocuklara.
Öklid’in çalışmalarını inceliyorum ve yaptığım çıkarımları da ekleyerek bu eseri çoğaltıyorum.

Çocuklar zaten “Öklid’in Elementleri” kitabının bu yüzyılda henüz son halini almadığını biliyorlardı. Üçü de birbirine tebessümle baktı. Mina’nın selamlamasını acemice taklit ederek Theon ile vedalaşıp kütüphanenin içine doğru ilerlediler.
İskenderiye Kütüphanesinde Platon, Aristo, Plotinus’un felsefelerinin öğreticisi olarak nam salan Hypatia, öğrencileri ile dersteydi. Çocuklar Hypatia’nın dersini uzaktan izleme fırsatı buldular.

Ama büyük bir sorun vardı ki çocuklar Hypatia’nın sesini duyamıyorlardı. Derse katılıp anlatılanları dinlemek isteyen Kaan:

Hemen gidip yakından dinleyelim.
Hayır, hayır! İskenderiye kütüphanesinde dersleri bölmek ilme yapılan büyük saygısızlık olarak algılanır. Eğer onun aritmetikle ilgili çalışmalarını incelemek isterseniz ders bitinceye kadar raflardaki eserlerine göz atabilirsiniz.

Bunu duyan Çağrı, her aceleciliğinde yere düştüğünü aklının ucundan bile geçirmeyerek kitapların olduğu rafa doğru koştu. Neyse ki henüz kitapları kucaklamamıştı. Aksi halde bu yüzyılda, kitapların yerlerde olması hiç de hoş karşılanmayabilirdi.

Hypatia’nın aritmetikle ilgili bu kitaplarını üst üste koyarken bir taraftan da saymayı ihmal etmedi. 1,2,3,4….11,12,13.

Tam tamına 13 cilt mi?
Mina’dan müsaade isteyerek bir masanın etrafına toplandılar. Çağrı kısık sesle büyük bir sır verirmişcesine:




Arkadaşlar, bu eserler Hypatia ile birlikte katledilerek yüzyılının dışına çıkamamış, sonsuza kadar karanlığa gömülmüş, inanabiliyor musunuz?






Nasıl yani? Şimdi biz bu kitapları okuyarak, yakılıp yıkılan bir çok bilginin kaynağına ilk elden ulaşmış olacağız, öyle mi?


Kendi yüzyılımızda belki de bu bilgilerle başka keşiflerin ışığını biz yakarız, ne dersiniz?

Heyecanla 1. cildin kapağını aralamışlardı ki yeni bir kapının açıldığını fark ettiler. Gidecekleri yeni yüzyılda yaşayacakları serüvenin merakı Suna, Çağrı ve Kaan'ı çoktan sarmıştı. Kitapları kucaklayıp koşturmaya başladılar.
Bu telaşı gören Mina:





Arkadaşlar, kitapların İskenderiye Kütüphanesinden çıkarılmasına asla müsaade edilmez. Dilediğiniz gün gelip kütüphanede tüm kitapları okuyabilir, hatta Hypatia’nın derslerine de katılabilirsiniz.



Günümüze hiçbir cildi ulaşmamış olan bu eserleri okumak Çağrı, Kaan ve Suna'ya nasip olmadı. El yazması bu kitapları özenle ve aceleyle ait oldukları raflara dizerlerken; Çağrı ve Suna’nın aklı okuyamadıkları aritmetik bilgilerde kaladursun, Kaan’ın aklında yiyemediği humus vardı.






5. YÜZYIL MACERASI
"Pİ SAYISI"





Çağrı, Kaan ve Suna -yorulmak bir yana- merak ve ilgilerini kamçılayan bu yolculuğun hiç bitmemesini istiyorlardı. Bir çınar ağacının serinletici gövdesinde kendilerini buldular. Hepsi derin bir nefes alıp etrafı gözlemlemeye başladı.
Burası uçsuz bucaksız ormanlarla kaplı, dağlık bir yerdi. Evlerin mimarisine ve etraftakilerin çekik gözlerine baktıklarında Suna'nın ağzından iki kelime çıktı: Eski Çin!
Meraklı gözlerle eski Çin'de gezintiye çıktılar. Şaşkın ve çekik gözler üzerlerine çevrilmişti. Ak saçlı, uzun bıyıklı; sarı, kırmızı ve mavi renklerle bezeli bol elbiseli bir adamın etrafında çocuklar kümelenmiş, ona "Bay Zu Chongzhi" diye hitap ediyorlardı. Zu Chongzhi... Suna'ya bu isim çok tanıdık gelmişti.

M.S. 480 yılında, Hui’nin yöntemini kullanarak Pi sayısının virgülden sonraki basamak sayısını yediye çıkaran matematikçidir.

Zu Chongzhi de kim?



Eviniz de mükemmelmiş bu arada Bay Chongzhi.
Çağrı, Kaan ve Suna merakla Zu Chongzhi'nin peşinden gittiler.

Ünlü matematikçi arka bahçede matematikle ilgili çalışmalarına devam ediyordu. Çağrı, Kaan ve Suna:
—Merhaba Bay Zu Chongzhi.
—Siz de kimsiniz, adımı nereden biliyorsunuz?
—Biz 21. yüzyıldan geliyoruz.
Zu Chongzhi; Çağrı, Kaan ve Suna’nın deli olduklarını düşündü. Onları başından savar gibi ne istediklerini sordu:
—Sizin derdiniz ne, ne istiyorsunuz benden?
—Biz "Pi sayısı"nın hikayesini sizden öğrenmek istiyoruz.
—Gerçekten mi? dedi Chongzi şaşkın bir ifadeyle. Şimdi gözlerim doldu işte, sizin gibi matematiğe meraklı gençleri görmek o kadar güzel ki! Gelin gelin, hemen anlatayım size.
Yıllar, yıllar önceydi. Rüzgârlı bir havada pazardan domates almış eve doğru yürürken eski, yırtık pırtık, kahverengi tonlarında uçuşan bir kâğıdı fark ettim. Ama dokusu pek de kâğıda benzemiyordu.

Sanırım papirüs -Antik Mısırlıların kullandığı kâğıt- demek istediniz.

Evet, adı papirüstü. Merakıma yenilip kâğıdı yakalamak isterken domatesleri yere düşürdüm. Sokağa dökülen domatesleri topladıktan sonra kâğıdı incelemek için eve gittim. Ancak papirüsün üstündeki harfler farklı bir dildeydi. Bu yazıyı çevirebilmek için kasabamızdaki eski kütüphaneye gittim.






Kütüphanedeki araştırmalarım sonucunda bu papirüsün Pi sayısı hakkında olduğunu öğrendim. İsterseniz sizi de kütüphaneye götürebilirim.
Evet, tabi ki çok isteriz.



Vayyy, ne kadar harika kitaplar! Hepsi kalın, hepsi ciltli...
Gördüğüm en güzel kütüphanelerden biri.


Çağrı, Kaan, Suna ve Zu Chongzhi kütüphaneye geldiler. Kütüphane devasa büyüklükteydi ve sanki evrenin bütün sırlarını içinde barındırıyor gibiydi. Çocuklar kütüphaneden oldukça etkilenmişti.
Kütüphaneyi gezmeye başladılar. Çağrı'nın yine bir sakarlığı tuttu. Masada duran bir vazoya yanlışlıkla çarptı, vazo düştü ve kırıldı.





Çok özür dilerim Bay Zu Chongzhi. Yanlışlıkla oldu. Arada sırada sakarlığım tutuyor da.
Önemli değil Çağrı. Sen benim bu zamana kadar kırdığım vazoların sayısını bir bilseydin eminim şaşkınlıktan küçük dilini yutardın.
Chongzhi ve Çağrı, sakarlık maceralarıyla dolu koyu bir sohbete dalmışlardı.

Çocuklar, bu papirüsü inceledikten sonra Pi sayısı hakkında araştırmalar yaptım. Ayrıca Pi sayısının bir dairenin çevresinin çapına bölündüğünü biliyor olmalısınız. Bense şu ana kadar sadece 7 basamağını hesaplayabildim. Ancak çok daha fazla basamağı da olabilir diye düşünüyorum.


Peki, Bay Zu Chongzhi bu Pi sayısı bizim ne işimize yarayacak ki?

Kaan, Pi sayısı mühendislik inşaat ve hatta sanat gibi alanlarda kullanılabilir. Gelecekte daha birçok alanda da kullanılacağını tahmin edebiliyorum.





Arkadaşlar, keşke ben de Bay Zu Chongzhi gibi Pi sayısının basamaklarını hesaplayabilseydim. Matematiği işte bu yüzden seviyorum. Hayatımızın her alanında var nerdeyse.



Haklısın Çağrı. Ben de Pi sayısının mühendislikte, inşaatta kullanıldığını ve gelecekte birçok alanda kullanılabileceğini duyunca oldukça şaşırdım. Sakarlığın dışında tabi.
Çağrı, Kaan ve Suna, Zu Chongzhi’ye verdiği bilgiler için teşekkür edip yola koyuldular. Ayrılık vakti gelmişti. Matematikte keşfettikleri o kadar çok şey vardı ki! Bu keşfin verdiği heyecan onlara yorgunluklarını unutturuyordu.







Birden kapı açıldı ve kahramanlarımız maceralarla dolu yeni bir yüzyıla adım attılar. Acaba bu yeni yüzyılda onları neler bekliyordu?
7. YÜZYIL
"HİNDİSTAN MACERASI"
Çocuklar ve kaktüs yeni yüzyıla adım attıklarında onları sıcak hava ve baharat kokuları karşıladı. Kendilerini Hindistan’da bir pazarda buldular. Çağrı, buranın Brahmagupta’nın çağı olan 7. yüzyıl olduğunu anladı. Ama emin olmadan kimseye söylemek istemedi bu tahminini.
Sıcak hava Suna’nın uykusunu getirdi, baharat kokuları da Kaan’ın iştahını oldukça kabartıyordu. Doğrusu yüzyıllar arası yolculuk hepsinin karnını bir parça acıktırmış olacak ki kendilerini pazar tezgahlarının arasında dolaşırken buldular. Aksilik o ki Çağrı elinde kaktüsle dolaşırken ayağı taşa takılıp kendini devrilen tezgahların arasında buluverdi.





Demek ki kitaplarla alakası yok! Çağrı'nın elindeki her ne olursa olsun düşme potansiyeline sahip!

Kaan bu konuda pek de haksız sayılmazdı. Tabi bu kazanın onların talihlerini güldüreceklerinden habersizlerdi. Devirdikleri tezgâhlardan biri Amir adında Hintli bir çocuğa aitti. Çocuklar Amir'e kendilerini matematiğe meraklı gezginler olarak tanıttı. Akıllı ve düşünceli bir çocuk olan Amir, onları ünlü matematikçi Brahmagupta ile tanıştırabileceğini söyleyince hepsi çok memnun oldu.
Dört arkadaş ve kaktüs gözlemevinin yoluna düştü. Brahmagupta, o dönem gök bilimiyle de ilgilendiği için çok önemli bir gözlemevinin başına geçmişti.





O, bu şehirde çok önemli biri. Dünya’nın Ay’a, Güneş’ten daha yakın olduğunu söylüyor. Fakat bunu nasıl bilebildiğini kimse çözemiyor.
Gözlemevine vardıklarında Brahmagupta'yı yerde oturup hesaplamalar yaparken buldular. Amir Brahmagupta'yı saygıyla selamladı. Yeni arkadaşları Çağrı, Kaan ve Suna’yı tanıttı. Brahmagupta çocukların matematiğe meraklı olduğunu duyunca çok memnun oldu. Çocuklar Brahmagupta’ya ne hesapladığını sordu. Serveti ile borçlarını hesapladığını söyledi bilge matematikçi. Çocuklar bu cevaba anlam veremedi.


Servetim çok borcum az kalırsa elimde ne kalır çocuklar?
Borcum çok servetim az olursa ne olur peki?
Servetiniz kalmaz ama hala borcunuz kalır.
Borcunuzu ödedikten sonra biraz daha servetiniz kalır.



Peki çocuklar, servetimle borcum birbirine eşitse ne olur?
Elinizde ne servetiniz ne borcunuz kalır. Yani hiç bir şeyiniz kalmaz Bay
Brahmagupta.

Brahmagupta yerdeki tek Hindistan cevizini gösterdi.
-Yerdeki Hindistan cevizinden bir tane Hindistan cevizi çıkarırsak geriye ne kalır?
"Hiçbir şey!" dedi Amir kendinden emin bir şekilde.
Brahmagupta yerdeki Hindistan cevizini kaldırdı. Yerde Hindistan cevizinin toprakta oluşturduğu boşluk kaldı. İşte yerde oluşan bu görüntü içi boş bir yuvarlak şeklindeydi. Elindeki sopasıyla yuvarlağın üstünden bir kere daha geçti.
Böylelikle çocuklar matematikte ilk kez sıfır kullanımına şahit oldular.
Brahmagupta tarihte ilk kez o hiçliğin bir sayı olarak kullanımını sağlamış oldu. Servet ile pozitif sayıları borç ile de negatif sayıları nitelendirdi ve sıfırı dört işlem içinde kullanan ilk kişi oldu. Nasıl mı?

















Saygıdeğer Brahmagupta, sıfırın üstüne sayılar eklersek ne olur?


Suna‘nın aklına hemen 0’ın dört işlem içinde kullanımı geldi. Brahmagupta’ya sıfırın üstüne sayılar eklersek ne olacağını sordu. Brahmagupta yerden birkaç taş alıp yerdeki yuvarlağın içine koydu.
Sıfırın çarpma işlemindeki etkisine vereceği cevabı merak eden Çağrı 5 tane sıfırın ne olacağını sordu.
Bragmagupta yere 5 tane içi boş yuvarlak çizdi. Kaç tane sıfırı koyarsak koyalım işlemin yine sıfır olacağı sonucuna vardı.







Peki, Saygıdeğer Brahmagupta
bir sayıyı sıfır sayısına bölersek ne olur?


Suna işleri biraz zorlaştırmak istercesine bir sayının sıfır sayısına bölümünün kaç olacağını sordu. Brahmagupta biraz düşündü. Önündeki kağıda bazı karalamalar yaptı. Sonucun yine sıfır olacağını söyledi pek de kendinden emin olmayan bir tavırla.
Çocuklar birbirlerine baktılar kararsızlıkla. Hepsi sonucun tanımsız olduğunu fakat tarihin akışını değiştirmenin iyi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Onlar tarihi değiştirmeye değil tarihe tanıklık etmeye geldiler. Bu yüzden hiçbir şey söylemeden kafalarını sallamakla yetindiler.
Çocuklar hesaplarına geri dönen Brahmagupta’nın yanından minnetle ayrıldılar. Neticede o gün orda olmaları ve PATA’yı icat edebilmeleri ‘sıfır’ olmadan mümkün olamazdı.
Artık Amir'den ayrılık vakti gelmişti. Kaan ve Çağrı Amir’den ayrılmanın yollarını ararken Suna derin bir uykuya dalmış gibiydi. Kaan ile Çağrı bu duruma alışık olduklarından pek aldırmadılar. Amir, bu durumu biraz yadırgasa da o da diğerleri gibi sohbete daldı.



Hiç önemli değil çocuklar. Yeterince satış yaptım bugün. Sadece birkaç parça naan (bir çeşit Hint ekmeği) kaldı.


Evet dostum seni işinden alıkoyduk. Artık biz başımızın çaresine bakarız. Sen işine dön istersen.
Hey Amir! Pazar tezgahını bizim yüzümüzden çok boş bıraktın.
Çağrı ve Kaan umutsuzca birbirlerine bakakaldılar. Kafalarında kurdukları plan çok da işe yaramamıştı. Tam bu sırada yetişti bir ses imdada. Suna:
-Amir az önce verdiğin naanların tadı damağımda kaldı. Bir parça daha yemek isterdim doğrusu.
Amir memnuniyetle getireceğini söyleyip tezgahına doğru yola koyulurken Kaan ve Çağrı şaşkınlıkla Suna’ya bakakaldılar. Gerçekten de Suna’nın uyurken zihninin çalıştığına bir kez daha emin oldular. Portal kapısı açılmış, kahramanlarımızı bekliyordu. Amir gelmeden oradan ayrılmaları gerekiyordu. Kaan gelecek naanları düşününce ayakları geri geri gitse de koşarak portal kapısının yanına vardılar. Amir geri döndüğünde çocuklar yeni maceralar için çoktan yola koyulmuşlardı..


Burada arkadaşlarım vardı.
Neredeler, gördünüz mü?




9. YÜZYIL
"BİLİMLERİN SULTANI: MATEMATİK"




Bu seferki geçiş öyle sert olmuştu ki lunaparktaki balerin oyuncağından inmiş gibi Çağrı'nın başı dönüyordu. Kaan'ın boncuk boncuk terlemesine de bakılırsa çok sıcak bir yere gelmişlerdi. Suna ayağa kalkıp üzerindeki tozları şöyle bir silkeledikten sonra kaktüsü eline aldı ve her şey çok normalmiş gibi adımlamaya başladı. Diğerlerinin arkasından gelmediklerini ancak on adım sonra fark edince:








Usulca yaklaştığı tezgahlardan birinde et suyuna doğranmış ekmeğin üzerinde yine et parçaları olduğunu görünce şaşkınlık içerisinde:
-Eee bildiğimiz tirit bu, deyiverdi. Tezgâh sahibi şüphe içerisinde bu üç kafadarı süzdü ama bir müşterinin sorduğu soru karşısında dikkati dağıldı. Çocukların kıyafetlerindeki farklılıklar dikkat çekmişti. Suna "Hadi hadi tiritin sırası değil önce etrafı biraz gezelim." diye tezgahtan arkadaşını çekiverdi. Kalabalığın biraz uzağında yürümeye başladılar.


Bence tüm bunları yapabilmek için hayatta kalmamız gerekiyor. Bunun için de su, yemek ve biraz dinlenmeye ihtiyacımız var. Öldüm açlıktan!

Tamam, tamam. Şurada sosyal alana benzeyen bir yer var. Girip biraz bakınalım.

Açlık, susuzluk ve yorgunluk üç arkadaşın yakasına öyle bir yapışmıştı ki girişte asılı olan "Beytül Hikme" yazısını bile fark etmediler.
Burası devasa bir kütüphaneyi andırıyordu. Kütüphanenin farklı bölümleri vardı. Bir odada sıcak çorba ikramı vardı ki çocuklar ikram olduğuna emin olunca gönül rahatlığıyla karınlarını doyurdular. Kaan üçüncü tabağı bitirip karnı doyunca gözü açıldı ve etrafı incelemeye koyuldu.

Az ilerde bir adamın elinde tuttuğu El-Cebr ve'l- Mukabele” (Cebir ve Mukâbele Hesabı Üzerine Özet Kitap) isimli kitaba gözü takıldı. Tabi, yaaa! Burası Beytü'l Hikme, o kitap da El Harezmi’nin kitabı olmalı.
Beytü'l Hikme de nedir?
Abbasiler tarafından, 700'lü yılların sonlarında ve 800'lü yılların başında, Bağdat'ta kurulan kütüphane ve çeviri merkezidir. Beytü'l Hikme'nin kelime anlamı ise "Bilgelik Evi"dir. Bazı araştırmacılar bu ifadeyi İrfan Kapısı, Hikmetler Evi olarak da isimlendirmektedir.
O zaman burası Bağdat olmalı ve 800'lü yılların başlarında olmalıyız. Eskiler sora sora Bağdat bulunurmuş derler. Biz portal sayesinde sormadan bulduk.




Az ilerde bir adamın etrafındakilere bir şeyler çizerek anlattığını gördüler. Sessizce yaklaşıp dinlemeye koyuldular.
“Sekiz, diğer sekizden çıkınca geriye bir şey kalmaz. Hanenin (basamak) boş kalmaması için, bir dairecik koy! Dairecik, boş hanenin yerine geçmek zorundadır. Eğer bu hane boş kalırsa, diğer haneler de tahdit edilmiş olurlar.”

Çağrı: Ne yani bunu çocuklar bile bilir.
Suna onu dürttü ve kısık sesle, akıllım 9. yüzyılda olduğumuzu unutuyorsun galiba.
Çağrı: Doğru ya.
Suna bir anda öne atıldı.

Şey merhaba siz EBU ABDULLAH MUHAMMED BİN MUSA EL-HAREZMİ olmalısınız.
Harezmi tüm gövdesiyle çocuklara doğru yöneldi. "Evet ben El Harezmi, peki siz kimsiniz?" dedi. Yüzünde tek tük bulutun olduğu güneşli bir günün verdiği gibi sıcak, yumuşak bir ifade vardı.
-Biz zaman yolcuları, deyiverdi Çağrı.
-Şey, arkadaşımız şaka yapıyor. Biz ünlü matematikçileri araştıran küçük gezginleriz. Sizinle tanışmak bizim için çok önemli ve değerli. Aslında ne diyeceğimi tam olarak bilemiyorum da.
-Bize matematik öğretir misiniz? dedi Kaan.
Küçük bir kahkaha duyuldu El Harezmi’nin ağzından "Elbette ama böyle ayak üstü olmaz geçin oturun bakalım" dedi. Karnınız aç mı, kalacak yeriniz var mı?
Suna: Teşekkür ederiz karnımızı doyurduk. Fazla vaktimiz de yok. Gün batmadan tekrar yola koyulmalıyız. Neden matematiğe bu kadar ilgi duyduğunuzu anlatır mısınız?

-Çocuklar, evreni tanımanın en iyi yolu matematiktir. Tabii tıp ve astronomi de var. Şu ana kadar sadece tek bilinmeyenli denklemler çözülebiliyordu. Hiçliğin yerine yazılacak bir sembol yoktu. Bu sembolü keşfetmiş olduk.
Çocuklar Harezmi'yi hayran hayran dinlediler. Okulda, bilim dergilerinde isimlerini duydukları bu büyük insanla karşılaşmak ömürleri boyunca unutamayacakları bir deneyimdi.
Bu sıcak coğrafyada böylesine büyük alimlerin yetişmesini çöl toprağında yetişen içi su dolu kaktüslere benzetmişlerdi çocuklar. Yolculuğu başlatan da kendi kaktüsleriydi. Tatlı tatlı gülümsediler. Ağır ağır yürürken işte yine kapı açıldı.




14. YÜZYIL
"SEMERKANT'A YOLCULUK"
Kaan, Çağrı ve Suna yeni bir yüzyılda kendilerini bulmuşlardı. Yüzyıllar arasındaki maceraları oldukça yorucu ama bir o kadar da zevkli denilebilirdi. Kaan:
-Galiba yeni bir yerdeyiz. Nerede olduğumuzu merak ediyorum ama bu kontrolsüz gidiş beni huzursuz ediyor.
Çocuklar etrafa baktıklarında sadece gökyüzündeki yıldızların parıltılarını gördüler. Bütün yıldızlar ışıl ışıl parlıyordu. Ancak çok uzaklarda yıldızlardan başka bir ışık belirtisi daha vardı: Uzaklarda, belli belirsiz bir şehrin ışıkları. Hep birlikte şehre doğru yürümeye karar verdiler.. İçlerindeki merak ve keşfetme arzusu yorgunluklarını kendilerine unutturuyordu. Hatta Çağrı'nın açlığını bile unutturmuştu. Ama şimdilik...
Epeyce yol kat ettiler. Çok yakın gibi görünen şehre ulaşmaya çalışırken güneş doğmaya başlamıştı. Ormanlık bir alana girmişlerdi. Yemyeşil ağaçlarla bezeli yoldan ilerlerken bir çıtırtı duydular. Zaten yorgun olan çocuklar sesle tedirgin oldular. Çağrı’nın ayağı bir dal parçasına takıldı ve toprak yola düştü. Arkadaşları telaş ile onu kaldırıp üstündeki tozları temizlemeye çalışırken ‘’ hayırlı sabahlar’’ diyen sesle ikinci kez irkildiler. Karşılarında kendi yaşlarında bir çocuk vardı. Çocuk tekrar:
-Nereden gelip, nereye gidersiniz? Suna:
-Biz ilim adamlarının çalışmalarını araştırıyoruz. Matematik alanında çalışanları arıyoruz.

Çocuk:
Hasan önde çocuklar arkada ormanın içine doğru ilerlediler. Biraz yürüyünce Hasan’ın babasının yanına vardılar. Hasan çocukları babası ile tanıştırdı. Babası:
Suna hangi yüzyıldayız acaba diye düşündü. Bu arada Hasan babasına çocukların matematik alanında çalışanları aradıklarını anlattı. Babası ‘’Selahaddin Musa size yardım edebilir belki, pek çalışkan, pek mahir bir ilim adamıdır ‘’ dedi. Suna ‘nın gözleri ışıldadı.’’ Kadızade-i Rumi’’ diye bağırdı. 14 yüzyılda olmalıyız diye geçirdi içinden .
Hasan :
Evet, evet biz ona Kadızade-i Rumi de deriz.
Hep birlikte Hasanların evine gidip orada bir güzel kahvaltı yaptılar. Kadızade-i Rumi nin evine gittiklerinde biraz beklemek zorunda kaldılar çünkü Kadızade-i Rumi bir eser üzerinde çalışıyordu. Çalışmaya ara vermesini beklediler. Nihayet Kadızade-i Rumi çocukların yanına gelmişti. Çocukların ne istediğini anlayınca önce kendini tanıtarak konuşmaya başladı:
-Bursa'da ulema sınıfından bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldim. Babam, Bursa Kadısı Mehmed Efendi idi. Dedem Mahmut Çelebi de uzun süre Bursa kadılığı yapmıştı ve bu nedenle "Koca Kadı" olarak tanınmaktaydı. Babamın ölümü üzerine dedem Kadı Mahmud Çelebi tarafından yetiştirildim.
Medrese öğrenimine Bursa'da başladım. I. Murad döneminin ünlü bilgini Molla Fenari'nin öğrencisi oldum; ondan fıkıh, astronomi, matematik dersleri aldım. Astronomi bilgisini ilerletmek için Konya'ya giderek Müneccim Feyzullah'tan astronomi dersleri aldım. 1383’te Bursa’da iken aritmetik ve cebir üzerine bir eser yazdım. Kadızade-i Rumi içerideki odaya gidip elinde kalınca bir kitapla döndü.
Tarihe dokunmak bu olsa gerek diye geçirdi içinden, gözleri coşkuyla dolmuştu.
Çağrı Kadızade-i Rumi’nin daha nice başarılar elde ettiğini düşündü. Acaba bunları tahmin ediyor mudur diye mırıldandı. Kaan:
-Başka neler yaptı ki Kadızade-i Rumi?
Bursa'dayken hocası Molla Fenari'nin ziyaret etmesini önerdiği Buhara ve Semerkant şehirlerini görmek için 1407'de yola çıktı. 1410 yılında Semerkant'a vardı. Burası o sırada Timur İmparatoru olan Şahruh'un bilim ve kültüre meraklı oğlu Uluğ Bey tarafından yönetilmekteydi. Uluğ Bey ile tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Avludaki Medresede müderrislik yaptı. Medrese ile birlikte inşa edilen Semerkant Rasathanesi'nde Gıyaseddin Cemşid’in ölümünden sonra o ilgilendi. Gıyaseddin Cemşid'in bir derecelik yayın sinüsünün hesaplanması için geliştirdiği cebir yöntemini genişletip basitleştirdi. Geliştirdiği yöntem, birkaç adımda öngörülen doğruluğa ulaştığından çağının ötesinde modern bir yaklaşımı sergiler. En önemli astronomi faaliyeti, müşterek bir eser olan "Zic-i Uluğ Bey" adlı esere olan katkılarıdır. Ama ne yazık ki şu an bu güzelliklerden haberi yok Kadızade-i Rumi’nin. Kaan yorgun bir gülümseme ile
-Olsun, sonuçta hepsini kendisi yapacak, yaşayacak.
Suna:
Kağan ve Çağrı hayranlıkla dinledi Suna’yı.
Çağrı:
Suna:
Bütün gün çok gezmiş, çok öğrenmiş ve yorulmuşlardı. Artık dinlenmek için bir yer bulmaları gerekiyordu. Yerleşim alanından uzaklaşarak yürümeye başlamışlardı. Sonunda dinlenmek için bir yer bulmuşlardı ki zamana yolculuk kapısı açıldı ve yeni bir zaman doğru yolculuğa başladılar.



15. YÜZYILDA
"MÜDERRİS ALİ EFENDİ"


Portal kapısı güneşli, aydınlık bir yere açılmıştı bu kez. Güneş öylesine parlıyordu ki çocuklar gözlerini kolları ile kapatmak zorunda kalmışlardı. Kaan bir adım atmıştı ki ayağı bir şeye takıldı. Dengesini kaybetti ve elinde taşıdığı zavallı kaktüs havada üç takla atarak düşüşe geçti. Tam yere çarpacakken Çağrı çevikliği ile kaktüsü yakaladı. Neyse ki kaktüse bir şey olmamıştı. O sırada sanki birisi ortamdaki ışığı kıstı ve aydınlık kayboldu. Şimdi her şey daha rahat görülebiliyordu. Işığı kısan minik bir buluttu. Güneşin önüne geçmişti. Devasa bir duvarın önündeydiler. Hemen ileride bir kapı vardı. Ama ne kapı! "Sultanlara layık!" dedi Kaan hayranlıkla.




.






Kaan az evvel ayağının takıldığı yere baktı. İçi su dolu ince bir arıktı bu. Arkasını dönünce muhteşem bir bahçe gördü. Bahçenin birçok yerinde bu arıklardan vardı. Çağrı gözlerine inanamadı. "Ceylan mı o?" diye bağırdı. Evet, orada bir ceylan arıktan su içiyordu. Birden etraf kalabalıklaştı. İnsanlar kapıya doğru yöneldi. Uzaktan bir atlı geliyordu. Yanında biriken kalabalıktan önemli biri olduğu belliydi.
Çağrı:
-Padişahım çok yaşa! Padişahım çok yaşa!
Kalabalığın içinden çıkmayı başarmışlardı ama nefes nefese kalmışlardı. Kaan acıkmıştı da. Şöyle bol kaşarlı bir tosta kim hayır diyebilirdi ki? Çağrı, derin bir nefes alıp rahatlamak için başını yukarı kaldırdı. Göğü delen eşsiz bir minare karşıladı bakışlarını. Büyük bir cami olsa gerek diye düşündü minareye bakarken. Çağrı başını indirmeyince Kaan ve Suna da aynı yöne çevirdi bakışlarını. Sessizliği Suna bozdu.









Haydi, dedi. Caminin etrafında yaklaşık yüz seksen derecelik bir dönüşle cami girişine gelip caminin adını görebildiler. İşte tüm ihtişamı ile "Ayasofya Cami". Kaan ''İstanbul’dayız!'' diye bağırdı. Suna ’' O halde az evvel içinde bulunduğumuz o devasa yapı "Topkapı Sarayı" olmalı'' dedi. Çağrı ‘'İçeride keyfince dolaşan bir ceylan vardı, ne sarayı ? ‘' diye çıkıştı. Suna:
-Osmanlı saraylarında ceylan gibi bazı hayvanlar bahçede serbestçe dolaşabilirdi. Ayağının takıldığı o küçük su arkı da kuşların, ceylanların su içebilmesi için özel olarak yapılırdı. ‘'Ne büyük zarafet!’' dedi Kaan. ‘Haydi biraz daha bakalım belki bir şeyler buluruz ‘ dedi Çağrı.

Suna:
- Medreselerde ilime ve hocalara saygıdan dolayı kapılar bu şekilde yapılmış ve öğrencilerin sınıflara eğilerek girmesi sağlanmıştır.
Ortalarda kimse yoktu. Kapılardan biri yavaşça açıldı. Kapı açılırken yer ile temas etti ve rahatsız edici bir ses çıkardı. Kaan menteşesi değişmeli diye geçirdi içinden. İçeriden başında kavuğu, üzerinde cüppesi olan biri çıktı. Çağrı :
-Af edersiniz biz matematik alanında çalışma yapan kişileri tanımaya çalışıyoruz.
Kavuklu adam iki kapı ilerisini gösterip:




Çağrı; riyaziye-matematik, talebe-öğrenci diye geçirdi içinden. Müderris, müderris, müder… diye mırıldanırken Suna yetişti imdadına:
Adamın gösterdiği kapının önüne geldiklerinde Kaan ortalarda yoktu. Suna ve Çağrı telaşlanmışlardı ki Kaan koşarak geldi:


Adam yavaşça başını kaldırdı. 'Bu çağda her şey yavaş sanırım. Oysa biz her şeyi hızlı yapmakla övünürüz' diye içinden geçirdi Çağrı. Ali Efendi:
-Sizler yeni talebeler misiniz? Kılığınız pek tuhaf.
Kaan:
Bu sırada masanın üzerindeki kitap Çağrı’nın dikkatini çekti. Kitabın üzerinde MUHAMMEDİYE yazıyordu. Çağrı’nın gözleri sevinçle ışıldadı. ‘'Müderris Ali Efendi, Ali Efendi! Ali Kuşçu’nun ta kendisi! Ali Kuşçu‘nun Fatih Sultan Mehmet Han’a ithaf ettiği matematik kitabı bu'' dedi Suna‘nın kulağına eğilerek.
Suna:

Suna Çağrı ‘ya doğru eğilerek :
-Bu kitaptaki "müspet" ve "menfi" terimleri bugün Arapça ve Farsça dilini konuşan ülkelerde hala kullanılıyor. Ayrıca bu terimler Avrupa’daki matematikçiler tarafından pozitif ve negatif olarak çevrilmiş ve kullanılmaya başlamıştır.
Çağrı:
-Yine bu yüzyılda Alman matematikçi Johannes Widman da + ve – işaretlerini ilk kez kullanan kişi olmuştur.



































Ali Efendi:
-Haydi dışarı çıkıp bir nefes alalım. Avluya çıktılar ve yürümeye başladılar. Ali Efendi astronomi ve dil bilimi alanında da çalışmalar yaptığını anlatırken birden bir kuş sürüsü havalandı. Çocuklar irkildi, kuşları fark etmemişlerdi. Ali Efendi’nin gözlerinde çocuksu bir mutluluk belirdi.
Çağrı:
Ali Efendi:
-Padişahın avcılarının, av kuşlarının yetiştirilmesinden ve bakımından sorumlu kişi.
Kaan:
Ali Efendi:
elçi olarak vazifeliydim. Osmanlı Devleti ile Akkoyunlu Devleti arasındaki barış görüşmeleri için buraya gönderildim. Sultanımız İstanbul’ da kalıp medrese eğitimi vermemi istedi.
Suna yine fısıldayarak:
-Fatih Sultan Mehmet Han, Ali Kuşçu’nun ilmine hayran kalıyor ve İstanbul’a, Ayasofya Medresesi'ne davet ediyor, dedi.




Ali Kuşçu:
-Elçilik görevimi tamamlayınca İstanbul‘a döndüm ve şimdi burada talebelerime ilim öğretmeye çalışıyorum. "Zamanımız azaldı." dedi Suna. "Sarayın kapısından çıktık ama içeri nasıl gireceğiz her yerde nöbetçiler var. Portal kapısı yine duvarın dibinde açılacaktır." diye ekledi. Aralarında fısıltıyla konuşmalarından pek bir şey anlamayan Ali Kuşçu çocukların saraya girmek istediğini fark ederek:
-Ben size eşlik edeyim zaten sultanımızı ziyaret edeceğim, seferden yeni geldi.
Ali Kuşçu’nun yanlarında olması çocukların Bab-us Selam Kapısı'ndan bir sultan gibi rahat girmesini sağlamıştı. Ali Kuşçu çocuklarla vedalaşıp Enderun'a yöneldi.













"İşte başladı!" dedi Kağan. Duvarın dibinde açılan portal kapısını gösterdi ve çocuklar koşarak kapıdan içeri girdiler. Tam kapı kapanacakken Kaan kaktüsü hatırladı, elini kapıdan çıkarıp aşağı uzattı, kaktüsü aldı. Başını kaldırdığında "Olamaz!" dedi. "Evet oldu bile!" dedi Çağrı. Minik ceylan su arkının başında adeta onlara gülümsüyordu. Yanında da Ali Kuşçu çocuklara el sallıyordu.


16. YÜZYIL
"KEMİKLERLE NASIL HESAP YAPILIR?"
Çağrı, Kaan ve Suna portal kapısından sert bir çıkış yaptılar ve kendilerini ıslak çim üzerinde buldular. Bu kez ortalığı duman ve tuhaf bir koku kaplamıştı. Çocukların gözleri yanmıştı dumandan.
Suna:
-Yüzyıllar arası geçişten dolayı PATA zorlanıyor. Bu hiç iyiye işaret değil.
Aradan beş dakika geçmesine rağmen duman dağılmamıştı. Ayağa kalkıp yürümeye başladılar. Bir metre ötesini bile görmek çok güçtü. Kaan gözlerini kapatıp:
-Saat dokuz yönünden karnabahar, patates ve zerdeçalın eşsiz uyumunun kokusunu alabiliyorum. Misss… Ağzı bir karış açık kalan Çağrı:
''Üzerinde kızarmış, tereyağlı ekmekle...'' dedi Kaan dünyaca ünlü bir şef edasıyla.

- Full access to our public library
- Save favorite books
- Interact with authors


- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE(5)
-
COMMENT()
-
SHARE
-
SAVE
-
BUY THIS BOOK
(from $61.19+) -
BUY THIS BOOK
(from $61.19+) - DOWNLOAD
- LIKE (5)
- COMMENT ()
- SHARE
- SAVE
- Report
-
BUY
-
LIKE(5)
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem

COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!